İçimize sinen ittihatçı gelenek
 

Türkiye gündeminin baş döndürücü gelişmeleri, olayların kültürel genetiğinin okunmasını zorunlu kılmaktadır. Ergenekon’la, açılımlarla ilgili olanlar yeterince çarpıcı idi. Emekli-muvazzaf asker, sivil suç örgütleri irtibatı, kozmik oda tartışmaları, planlar, tutuklamalar yeterince şaşkınlık uyandırmıştı. Ama bütün gelişmelerin üstüne yargıdaki ataklar tüy dikmiştir.

Nedir bu durum? Herkesin her şeyi bulandırabileceği, bir düşünce anaforuna doğru bir yol alış mıdır? Yargı da dâhil, kurumların tartışılır hale gelmesini sağlamak için, üst düzey yetkililerinden gelen bir garip gayret midir? Devlet kurumlarının, hem kendi içlerinde hem de bir diğeri ile sürtüşmeli hali, nasıl izah edilecektir? Dışarıda yüksek bir prestije sahip olan Türkiye’nin, içindeki bulanıklığın anlaşılabilir bir yönü var mıdır?

Aslında bizi şaşkınlığa düşüren gelişmeler, milletçe şerbetli olmamız gereken durumlardır. Yüz yıldır benzerlerini defalarca yaşadığımız için hem de.. Bunlara, genel hattı ile genetiğimize sinen İttihatçı geleneğin depreşmesi denilebilir. Kültürel derinliği, medeniyet kurgusu olmayan, sığ, seri ve sert, kırıcı-yaralayıcı politik muhtevalı ataklar.. Yalnız gelenek gereği, politikanın en dışında, en kuralcı-güvenilir olması gerekenler de o batağın içinde, heyecan unsuru olarak yer alırlar. “Yanlış hesap Bağdat’tan döner”, “Berlin’de hâkimler var” gibi yerleşmiş, asil güvenceleri yıkmak için, sanki el ele verirler. Kardeşlik, eşitliği savunurken, bir hain el farklı düşünceyi savunan gazeteciyi sokak ortasında, yere serebilir. Eski sürgünler, kıyımları görünce, aranır hale gelir. Hayat, görev, adalet, kültür, inanç dâhil hiçbir şeyin; toplum sağlığı açısından saygınlığı yoktur. Bir şey vardır: Cemiyet-i Mukaddese ve onun politikası..

Zamanla ne yazık ki İttihatçı genler, her kesimin içine yerleşti. Nedir bunlar?

Gözleri bağlı vatansever parti mensuplarının yemin tarzı, geleneğin en belirleyici unsurlarını içerir: Bayrak, Kuran ve tabancaya el basarak, “ne emredilirse yapacağıma” diye namus ve şeref üzerine söz vermek..

Tabi buradaki sadakat; vatanın tehlikede, devletin yıkılmak üzere olduğu, ülkenin parçalanmak istendiği düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Oradan hareketle, sınırsız bir irade teslimi ve örgütlü, disiplinli hareket etme gereği zihinlere işlenmiştir. Öylesine çelikten bir disiplin olmazsa, tehlike çemberi nasıl kırılıp çıkılacaktır? Onun için İttihatçılıkta, emirlere itaat esastır.
Burada, vatanseverlik sınavından geçenlerden çok, emir verenlerin durumu önem kazanmaktadır. “İpin ucu kimlerin elindedir”, sorusu hayatidir. İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin vatanseverliklerinden, genelde şüphe edilmez. Cansiperane çalışıp, gövdesini tehlikeye atan, mücadele alanında samimiyet testini geçen insanların, içtenliğinden şüphe uygun gözükmez. Problem, düşünce dünyasının şekillenişinde, etkilenilen kesimlerin yapısından ileri gelmektedir. 1908 Ağustosunda bile, gizliliğine titizlenilerek kamuoyuna açıklanmayan bir merkezi otorite (Merkez-i Umumi) yönetiminin devamı düşündürücüdür. Vatanı kurtarmak için, engel görülen, geriletici bulunan siyasiler ve özellikle II. Abdülhamit’e karşı işbirliği yapılamayacak kesimin kalmaması şaşırtıcıdır. “Abdülhamit yönetimi mi tehlikeli, Fransa, İngiltere veya Bulgar-Sırp-Yunan çeteleri mi” diye sorulsa, birincisi denecektir. Onun için yabancı elçilik ve konsolosluklar, Mason locaları, yabancı posta teşkilatları tabii sığınaklar addedilebilmiştir. Gizli parti örgütlenmesinin içinde dönme ve Yahudilerin varlığı, ortak düşmana karşı normal sayılmıştır. Abdülhamit ve jurnalcileri, nefret edilen düşmandır. Filistin’i, yani o zamanki vatan toprağında Yahudi devleti kurmak için Siyonist kongrelerine katılan Moiz Cohen (Tekinalp), parti elemanı, fikir babalarından ve el baş üstündedir.
İşte, fazla düşünmeden vatanı için her türlü tehlikeyi göze alan, “öldür” denileni gözünü kırpmadan vuran, silahlı-gizli çete yapılanması; bu yapıyı güdenler için müthiş bir alet olabilmiştir. Balkanlarda komitacılarla savaşa savaşa kendisi de komitacı davranış kalıplarına bürünen gizli örgütlenmenin asker fertleri; artık derin düşünce, yüksek tahlil, değerlendirme modunda değildirler. Pratik sonuçlar alacak, kavga adamıdırlar. Bu yapı, teşkilata kapılanmış bürokratlarda, sivillerde aynen vardır. O yapının silahlısı, silahsızı farklı değildir. Savcı-yargıç ile cebi revolverli tetikçisi, meydana çıkan politikacısı benzerdir. Onun için gazeteci Silahçı Tahsin mercek altına alınsa müthiş bir örneklik teşkil edebilir.
Denizci subay, İttihatçı Hasan Tahsin, partinin aslında silahşorlarındandır. Çıkardığı gazeteleri de aynı şekilde kullanır. Selanik’teki Silah, Bomba adlarındaki yayınları tetikçi gazeteciliğin tarihi örnekleri durumundadır. Babıâli Baskınında Enver Paşa’nın yanında hükümeti deviren silahşorlardan birisi de odur. Açık, basit bir söylemle vatanseverlik kokan yayınlar yapar.
Dizginlenemeyen, taşkın ruh, keskin sirke gibi yönetime geldikçe kendi kabına zarar vermeye başlar. Öyle olunca merkezden uzaklaştırmak üzere Silahçı Tahsin, Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Makedonya’ya gönderilir. Çetelerle vuruşacaktır. Ölürse de başarılı olursa da “cemiyet-i mukaddese” için hayırlıdır. Muhtemelen ölüp, merkezdeki fazlalığı ortadan kaldırılmış olacaktır. Ama o gönderildiği yerden İstanbul’a çıkar gelir. 27 Temmuz 1914’te, Teşkilat-ı Mahsusa merkezinde son gecesini yaşar. Sonuç bellidir. Süleyman Askeri tarafından sorgulandıktan sonra, içirilen afyonlu kahve, uyuşturunca boğularak, çuval içinde bir mezarlığa atılır.. Hâlbuki Hasan Tahsin, kendi hakkında karar veren yöneticinin arkadaşıdır. Ama disiplin anlayışı; emre itaatsizliği, başkalarına da model oluşturacak tarzda cezalandırınca canından olur. Parti ile ilgili eleştiriler yapmak, yetersiz görmek, sadece Silahçı Tahsin’in değil, Hasan Fehmi’nin, Ahmet Samim’in, Zeki Bey’in de başlarını yakmıştır. Kendi komutanı durumunda Şemsi Paşa’yı vururken Teğmen Atıf’ın ruh hali ne ise ölüme beraber gittiği arkadaşlarının; Tahsin’i boğarkenki halleri de odur. Zaten Resneli Niyazi yanında kahramanlık modeli yapılanlar yani Teğmen Atıf, Kuşçubaşı Eşref, Yenibahçeli Şükrü gibilerin hepsinin ortak yönleri silahşorluklarıdır. Bu yapı, yani belirlenen hedefe varabilmek için, gerekirse öldürerek, istenileni elde etme tarzı, II. Meşrutiyet dönemi kurumlarına yerleşmiştir. O kadar ki, İttihatçılar kadar karşısındakiler de aynı metodu benimsemişlerdir. Avcı Taburlarının kullanımı, Hareket Ordusunun darbesi, Babıâli Baskını nasıl çetelerle bütünleşmiş bir güruhun, siyasi iktidarı devirme hareketi ise; Mahmut Şevket Paşa’nın suikastla öldürülerek sadrazamlıktan düşürülmesi de karşılarındaki grubun yöntemidir. 1908-1909 hareketlerinde bu yapıyı İngilizlerin, 1913’ten İtibaren Almanların değerlendirmesi garip bir tecellidir.
Asker-sivil bürokrasiye, siyasilere sinen İttihatçı tavır, daha sonra başkaları tarafından da değerlendirilmiştir. İngilizlere bu noktada Amerika’yı katmak anormal karşılanmamalıdır.
Kurumlar içinde bugün TSK, dünkü İttihatçı geleneklerin şekillendirdiği ordu değildir. Bütün işlerini belli kurallara dayandıran dev bir müessesedir. Fakat bazı noktalara dikkat edilirse İttihatçı geleneğin, kurum kimliği ile olmasa da kurum içinde yer alan kimselerce sürdürüldüğü görülecektir. Yargıdaki, mal bulmuş Mağribî türü ataklar, İttihatçı geleneğin tipik örneklerindendir.
İttihatçı gelenekte en önemli siyasal dayanak ordudur. Ordu, genç subaylar; iktidara erişmenin vazgeçilmez araçlarıdır. Bu yönden bakıldığı zaman, orduyu iktidarının payandası yaparak İttihatçı geleneği sürdüren siyasetçiler kadar; ordu içinde bir siyasal parti ile paslaşmayı meşru görenlerin varlığı açıktır. Beğenilmeyen yönetimlerin, askeri darbe ile indirilmesi, askeri gücü göstererek siyasilerin hizaya sokulması, yüz yıldır kesintiler olsa da süregelen bir durumdur. İttihatçılar için birinci düşman Abdülhamit yönetimi idi. Bu anlayış, kalıp olarak o kadar yer etmiştir ki, Abdülhamit ölüp gittikten sonra da devam etmiştir. Tabi yerine birileri ikame edilerek.
Diyelim ki Millî Mücadele günlerinde, İttihatçı gelenekten gelen kimselerin söylemlerine bakın. Düşman, Damat Ferit ve avanesidir. Abdülhamit’in, Londra’ya elçi atamaya bile layık görmediği o besili damadın, niçin beş defa başbakanlığa getirildiği sorgulanmaz. Yani işgal altındaki İstanbul’da kurulan hükümetlerin, gerisindeki işgalci suratlar görülmez. Düşmanlık duyguları, vatanı işgal eden emperyalist güçlerden çok, “iç düşmana” yöneltilir. Hatta cumhuriyetten sonra da bu anlayış devam eder. “Vatanı satan Vahdettin” ile besili damat, hedef tahtasındadır. Ne Yunan, ne İngiliz, ne Fransız onlar kadar düşman olarak çocuklarımızın zihnine kazınmaz. Hâlbuki bütün fitnelerin, parçalama hareketlerinin, işgallerin gerisinde onlar yok mudur? Vahdettin, sorumluluk yükleme açısından bakıldığında, bütün kusurlarına rağmen; yıkılış sırasında yani 1918’de artık iş bittikten sonra devlet başkanlığına ihtiyar birisi olarak gelmiş değil midir?
Asıl düşman yerine, iç düşman üretme geleneği, bugün de devam etmektedir. 1826’dan itibaren gücü kademe kademe kırılan ulemanın, özellikle Tanzimat devrinden itibaren devlette etkisi nedir? Ama İkinci Meşrutiyet’te, Abdülhamit’le birlikte üretilen diğer temel düşman irticadır. Sonra irtica-mürteci kesime karşı, öylesine bir bilinç geliştirilir ki; yerli, millî, dinî değerlerin hepsini aynı kategoriye sokacak, kendi dayanaklarımızı-kültür ve medeniyet temellerimizi ortadan kaldıracak bir sürece girilir. Bu İttihatçı geleneğin iç düşman; daha doğrusu kolay hedef oluşturarak iktidarını, yönetimdeki hâkimiyetini sürdürme tarzıdır. Diyelim ki, Mahmut Şevket Paşa’yı vuranlar yakalanmış ve idam edilmiştir. Peki, Sinop’a sürülen gazeteci ve yazarların, suikastla ile ilişkisi nedir? Beş yıl boyunca yüzlerce “muhalif” şahsiyetin, evinden-yuvasından uzaklaştırılıp göz hapsinde tutulması veya yurt dışına kaçırılması reva mıdır?
İttihatçı gelenekte, insanların hak ve hukuku hiç önemli değildir. Önemli olan, belli uygulamalarla elde edilecek siyasal sonuçtur. Benzer bir şekilde Şeyh Sait olayına ve İzmir Suikastına da bakılabilir. Şeyh Sait ve yakınları yakalanmış ve idam edilmiştir. İstanbul ve Ankara’dan isyanla hiçbir ilişkisi olmayan yazarların Doğuya götürülüp Şark İstiklal Mahkemesinde idamla aylarca yargılanması nasıl izah edilecektir? Veya suikast şüphelileri bellidir. Ama eline tabanca almaya bile çekinen Maliyeci Cavit’in idamı nasıl açıklanacaktır?
Soruları çoğaltmaya ihtiyaç yok. Yüzyıllık gelenekte, bir iç düşman üretme ve onu hedefe koyarak iktidarı sağlamlaştırma anlayışı bulunmaktadır. Üstelik bu anlayışın sorgulanmaması, işin en garip yanlarındandır. 1908’deki bazı İttihatçıların, kızlar Batılı tipte giyinirse gelişiriz öngörüsü ile; devlete ait kurumlara “başı bağlı” cüzamlıları sokmama anlayışı arasında paralellik yok mudur? İç düşman.. Herifler gibi, asıl vatana ve millet bütünlüğüne kastı olan güçlerle mücadele yerine, onları görmezden gelerek, hatta emperyalizmin kucağına oturarak emperyalizm düşmanlığı yapmak.. Çıkış noktasındaki yüksek haklılığı yani vatan sevgisindeki asaleti, yumruklarını kendi milletine çevirerek dışa hizmet haline dönüştürmek..
Abdülhamit düşmanlığında ileri gidenlerden sağ kalanlar; İngiltere, Siyonist örgütler, bölücü çeteler ile birlikte kendi devletlerinin yıkılışını hazırladıklarını çok sonra fark etmişlerdi. Filozof Rıza Tevfik’in, “Allah’ım meğer kimlere hizmet etmişiz” diyen hatıraları, istimdadı ne kadar acı vericidir. Şimdilerde, komşuları ile “sıfır sorun” peşindeki Türkiye’nin ayağına kurşun sıkanlar, umulur ki doğruyu görmede çok geç kalmazlar. Zira İran’la kavga isteyen, Suriye ve diğer komşu devletlerle çatışma isteyen, ardından da kendi güdümünden çıkılmamasını düşleyen saldırgan güçlerin, içeride silahlı-kanunlu darbe aleti olmanın yürek ağrısı, ileride yine acı verecektir.
Maksat bir tarihi dönemi yargılamak değil. İttihatçı geleneğin izlerini sürdüren bazı odaklardaki yanlış tavrı ortaya koymak.. Geleceğimiz açısından bu son derece önemli. Açık söylemek gerekirse düşman; artık, bütün hatasıyla-sevabıyla Abdülhamit değil. Cihan devletini paramparça eden, sinsi plan ve saldırıların sahipleri.. Bir yanlış nasıl yüz yıl devam edebilir? Bu ne tür bir algı zaafıdır? Artık Filistin Cephesinde, Mehmetçiği ardından vuran Siyonist-İngiliz işbirliğini, deklarasyonlarını, gizli anlaşmalarını gördüğümüz gibi, güncel versiyonlarını da görmek zamanıdır. Göremediğimiz sürece, çeteci yapılanmayı, dün nasıl zaman zaman İngilizler, Almanlar kullandı ise, bugün de NATO bağlantılı “dost” devletler kullanmaya ve ülkeye, ileri hamlelere zarar vermeye devam edecektir...

 


  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :
 




+ Paylaş
Köşe Yazıları
Adalet, Amerikancılık Karmaşası...
Almanya’nın çok kültürlülük sınavı
Amerika ile ortaklığın maliyeti...
Asırlık takıntı...
Balkanlar’da Türk Kültürü...
Balyoz ve temizlik harekatı
Başsız insanlar, sahipsiz şehir
Bedeli niçin hep millet öder?
Bir Hicret Eri Olarak Mevlana...
Birlik Sendromu
Bugün Çanakkale muhabereleri olsa...
Chp de vefa duygusu sorunu
Chp ve Mhp tarihi tekerrür ettirir mi?
Darbe matruşkası
Demokrasiyi vesayetten kurtarabilir miyiz?
Dersim’i anlamak
Diyanet gençlik açılımı geciktirilmemeli...
Dtp muradına erdi...
Dünkü Gladyolar...
Irak, kapitalizmin demirperdesi
İçimize sinen ittihatçı gelenek
İslâm ülkeleri, sömürge yönetimleriyle hesaplaşmak zorunda...
Kaddafi’nin boy aynasına bakma gereği
Kaddafi’nin son kullanım tarihi veya İslâm ülkelerinin güç birliği zarureti...
Karikatürden kriz üretmek...
Kültürel vatanı korumak...
Muhteşem Yüzyıl ve kültürel hassasiyet sorunu...
Ne senaryosu, doğrudan komplo
Osmanlı barışına ihtiyaç...
Srebrenitsa
Travma
Tunus, Bin Ali Değil Batı Medeniyetinin İflas Yeridir
Türk Dili Konuşan Ülkeler Zirvesi...
Türkiye’nin Ermeni değil emperyalizm sorunu vardır...
Üç musibet, bir nasihat
Yol ve medeniyet...




SOSYAL VE BEŞERİ
BİLİMLER FAKÜLTESİ

 

Anket

Türkiye’nin eğitim sistemi birlik ve bütünlüğü koruma konusunda yeterli midir?

Anket Sonuçları Yükleniyor. Lütfen Bekleyin...
Bu sitenin tüm hakları saklıdır, sitede yer alan dökümanlar kaynak gösterilmeden kullanılamaz...     bilgi@canerarabaci.com