Dersim’i anlamak
 
Dersim olayı günümüzden yetmiş iki yıl önce yaşanmıştır. Oluşum süreci ve etkileri göz ardı edilirse, Mart 1937’de başlayıp aynı yılın Eylül ayında bitirilen bir “Tedib ve Tenkil” olayıdır. Bu kadar mı? İsmet İnönü’nün üç haneli rakamlarla belirttiği insan kaybı dışında verilen rakamlar; 13 binden başlayarak, 16, 50 ve 80 hatta hızını alamayanlar tarafından 120 bine kadar çıkarılmaktadır.
 
Ne oldu Dersim’de? Niçin bu kadar binlerle ifade edilen miktarda can verildi? Edeplendirme, hizaya çekme ve “tepeleyip sindirme, başkalarına ibret olacak şekilde cezalandırma, zincire vurma” hareketinin sıcak gündemde, bu kadar çok yönlü tartışılmasının anlamı nedir? Özellikle bir siyasi partinin tabanı ile yol ayrımına geldiği; siyasi geçmişin, bilinenlerin sorgulanmasını başlatan bu tarihi olayın doğrusu nedir?
 
Dersim, bir parti temsilcisinin sürçü lisanının başlattığı; siyaset ve tarihe dönük yüzleşme, gerçeği arama tavrına dönüşüvermiştir. İşin bu noktasında, Alevi-Kürt ilgi alanına hapsedilebilecek bir olay değildir. İnsan olan her vatandaşın merakını üzerine çekmektedir. O yönüyle vakıayı herkesin bilme öğrenme hakkı vardır. Yalnız yakın tarihimiz açısından, sadece hadisenin oluşu değil, yazılması da yüz ağartıcı gözükmemektedir.
 
Hâlbuki gerçekten kaçmak mümkün değildir. Zira bir gün hiç umulmadık bir tarzda ortaya çıkma âdeti vardır. Gerçeğin, sırlarını ortaya dökme “âdetinin”; ondan kaçma veya gizleme çabasını, ne kadar boş, ayıplı hatta küçük düşürücü hale getirdiği bilinmektedir.
 
Doğrunun öğrenilmesi, hatanın kabulü ise, tam tersi insanı büyütür, onuruna gelecek lekeleri ortadan kaldırır. Çünkü yanılgı insanidir. Yine insani olan hatadan dönüş, hatanın kabulü erdemdir.
 
Diğer bilim dallarından ayrı olarak tarihte gerçeği aramama, gizleme; sadece ayıp değil aynı zamanda insanlık suçudur. Çünkü milleti ilgilendiren konularda, geçmişe, geleceğe, yetişen nesillere, onların zihnine/düşüncesine ambargo koymak da bir zulümdür. Zamanı boğan ambargolar, doğruyu öğrenme hakkının önüne gerildiğinde, hem üstteki ambargoculara hem de okutulan tarihe güvensizlik önlenemeyecektir. Kuşku; kurdun, meyveyi yiyip bitirdiği gibi, yüceltilen şahsiyetleri de geçmişi de, hatta düşünceyi ve birlikte yaşama iradesini de yiyip bitirecektir.
 
Bu yönden bakıldığında tarihimiz, kuşkunun çöreklendiği olaylarla doludur. En yakın, en iyi bilinecekken karanlıkların, şüphelerin öne çıkması gariptir. Bazı ülkelerde, devlet sırrı denebilecek konuların bile, kısa süre sonra bedeli ödenerek satın alınabilecek işporta bilgiler haline dönüşmesi, gelişmenin önünü açmaktadır. Yanlışların şafağında, yetmiş yıl sonra sarsılmaktansa, yönetimde şeffaflığa tutunmak daha doğru değil midir?
 
En basiti ile insanımızın kafasını kurcalayan, siyasi hayatta deprem meydana getiren Dersim olayı niçin çıkmıştır? Kaç kişi öldürülmüştür? İddia edildiği gibi bir katliam var mıdır? Katliam varsa, bir devletin kendi halkına katliam uygulayabilmesi, hem de adı cumhuriyet olan bir yönetim şeklinde nasıl mümkün olmuştur?
 
Önce şu tespit yapılmalıdır: Dersimliler, köken itibariyle Akkoyunlulardan gelmektedir. Eski Türk kültürünün hâkim olduğu bir bölgedir. Zamanla karışma ve kaynaşmalar olmuştur. Osmanlı devrinde kendine has dil, inanış ve kültürel özelliklerin yaşatılabildiği bir yönetim anlayışı ile idare edilmiştir. Ama o dönemde de sorunlar vardır. Ermeni, Kürt aşiretler arasındaki açmazların üstünden, Birinci Dünya Harbi, 1915 Tehcir olayı geçer. Her biri geleneksel hayatı alt üst eden gelişmeler olur. Rus saldırıları, mütareke, işgaller, Cumhuriyetin ilanı, peş peşe inkılâplar, Dersim sarmalının kıvrımlarını içe doğru derinleştirir. Yöre dağlıktır. Bölge, Anadolu’nun her yanı gibi, son yıkım devirleri ihmalinin, kaderi ile baş başa kaldığı sorunların batağındadır. Devlet elinin çözüm üretmek üzere uzanamadığı yörede, geleneksel yapı; sosyal hayatı düzenlemekte ve taşımaktadır. Sosyal hayatı, Türkmen, Alevi Kürt/Kürtleşmiş aşiretlerin hiyerarşisi, geleneksel kültürel doku tanzim etmektedir. Bu yapı içinde, Tehcir sırasında ‘Müslüman oldum’ diyerek bölgede kalmış Ermeniler de bulunmaktadır. Hatta öteden beri İngiliz, Fransız istihbaratının, özellikle Amerikan misyoner çalışmalarının ilgi alanına girdiği için, yabancı elemanların cirit attığı bir diyardır. Devletin giremediği vurgulanan bu diyarda, yabancıların bulunması ayrıca sorgulanması gereken bir durumdur. Günümüzde, resmi kaynaklarda bulunamayan fotoğraf; bilgi ve raporların İngiliz, Fransız kaynaklarından fazlaca çıkması, o dış ilginin delili durumundadır. Tabi Dersim olaylarının çıkışında, yabancı parmağının aranması ayrı bir konudur.
 
Devlet giremediyse, yöre dağlık, arazi sarpsa suç halkın mıdır? Yörenin mevcut durumundan halkı sorumlu tutmak doğru mudur? 1930’a kadar baş döndürücü bir kültürel dönüşümün içine giren devlet ile Dersim’in arası, gittikçe açılmıştır. Okuma-yazma oranı düşük, Türkçe bileni az, yolu, köprüsü yok mesabesinde bir yöre elbette geleneksel kıyafetinde, geleneksel kültürel yapısı ile hayatını sürdüren, Cumhuriyet kurumları ile örtüşmeyen bir durumda olacaktır. Bir de bu dağlık arazide insanlar eğitimini, geçimini, güvenliğini kendi silahları, aşiret yapısı ile sağlamaktadır. Silahların önemli bir kısmı, Birinci Dünya Harbi, Mütareke ve Millî Mücadele dönemlerindeki sıcak harp ortamında devletten ve karşı güçlerden temin edilmiştir.
 
Devlet, 1935’ten itibaren Dersim olayları sürecini başlatır. Önce bir yasa çıkartılarak, Dersim adı değiştirilip Tunceli Vilayeti kurulur. Ardından bölge, Dördüncü Umum Müfettişliği denetimine verilir. Bu arada yol, köprü, karakol gibi devlete ait binalar, çoğunlukla halkın da desteğini alarak yapılmaya başlanır. Sivas’a demiryolunun yeni geldiği sıra, Dersim’e karayolu yapılmakta, halk da yollarda çalıştırılmaktadır.
 
Yalnız kültürel farklılaşma, karşılıklı güven boşluğunu artırmaktadır. Hilafet 1924’te kaldırılmış, medreseler aynı yıl kapatılmış, Şeriye ve Evkaf Bakanlığı ortadan kaldırılmıştır. Şapka Kanunu, Tekke ve Zaviyelerin kapatılması 1925’te yasalaşmış, 1928’de Arap alfabesi yerine Latin alfabeli yazı kabul edilmiştir. Laikliğin Anayasaya girdiği 1937 yılı için düşünülürse bu önemli değişikliklerin hiç biri Tunceli’ye girememiştir. Radyonun henüz oralara ulaşmadığı, gazetelerin bulunmadığı Tunceli’de lider, aşiret reisidir. Seyid Rıza, Seyid Hüsen, Kamer’in oğlu Fındık, Cebrail’in oğlu Hasan, Ulkiye’nin oğlu Hasan, Mirza Ali’nin oğlu Alişan vb. yörenin sorumluluğunu üstlenmekte, evleri veya dergâhları, toplantı yerleri olmakta, Ahmediye, Muhammediye okumakta, Hz. Ali’ye, Kerbela’ya destanlar söylenmektedir.
 
İsyan kelimesi, genelde silahlı ayaklanma için kullanılır. Tunceli’de cumhuriyet hükümeti ile çelişki; öncelikle kültüreldir, gelenekseldir. Bu yönü ile de bütün ülke ile benzer bir duygu farklılaşması, burada biraz daha koyu olarak yaşanmıştır. İşte yol, köprü ve özellikle karakol çalışmaları, kültürel farkı, kuşkuyu göze batar hale getirmeye yarar. Böylesi durumlar, ilk kıvılcım ardından, daima seller gibi kan dökülmesini sağlayacak fitnelerin mayasıdır. Dersim olayının çıkışında, silah toplama çalışması ile karakol görevlilerinin ahlaki yapısı mercek altına alınırsa yaygınlaşan çatışmanın tetikleyicileri görülecektir. Güven ortamını sağlamadan silah toplama, üstelik bu arada bazı resmi kıyafetli kimselerin, birkaçla sınırlı bile olsa kadın-kıza tasallut hikâyeleri, yöreyi harekete geçirmeye yeter. Karısına saldıran askeri ve eşini vurduktan sonra ahşap köprüyü yakarak dağa çıkan Dersimli için, artık ok yaydan çıkmıştır. Bunun ardı, aşiretlerin devlet güçlerine karşı silahlı harekete katılmaları ile gelecek, ondan sonra bölgeyi tümden kuşatan başta Cumhurbaşkanının yönetiminde bir askerî süpürme harekâtı, Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in de içinde bulunduğu filoların havadan bombardımanı, hatta muhafız kıtasının bile bölgeye tenkil harekâtı için sürülmesi işin vahametini artırır. Başbakanların İnönü mü Bayar mı olduğunun tartışılması lüzumsuzdur. Üstelik başlangıçta İnönü, bitirmede Bayar olmak üzere ikisi de vardır.
 
Sonuç, aşiret liderlerinden bazılarının öldürülmesi Seyid Rıza gibi bazılarının teslim olması, köylerin boşaltılması, teslim alınanların belli yerlere göç ettirilmesi ve çokça kan.. Yangın, ateş ve kan içinde canların sağ çıkması muhaldir. Elli kiloluk bombalar çocuk, kadın ve ihtiyar diye insanları ayırmamıştır. Olayın savunulabilecek, mazur gösterilebilecek hiçbir yanı yoktur.
Burada özetle üstünde durulsa bile sorgulanması gereken birkaç nokta bulunmaktadır. Seyid Rıza, resmi kuvvetlere teslim olurken, “Rıza fakir/Dersimli Rızo” unvanını kullanmıştır. İngiliz Hükümetine gönderilen mektubunda ise unvanı, “Dersim Başkomutanı”dır. Devleti şikâyet etmekte, kan dökülmesine engel olunması için yardım istemektedir. Karakuşi bir hukuk skandalı ile asılan yaşlı Seyid’in, bu mektubu kendisinin yazmadığını keşfetmek için âlim olmaya gerek yok. Ama “neden İngiltere”, sorusunun sorulması gerekmektedir. Türkiye üzerinde ancak İngiltere’nin etkili olacağını düşündüğü için mi, yoksa İngiltere ile bağları bulunduğu için midir?
 
Bir diğer nokta ise, Dersim yarasının kanatılması üzerine, yazanların ısrarla bu işin “Türkler” tarafından gerçekleştirilen “Kürt katliamı” olduğunu vurgulamaları; asırlar önce Kanuni devrinde yaşamış olan Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin fetvalarını gündeme getirmeleridir. Herkes de bilmektedir ki Dersim olayı, “tek parti-tek lider-tek ideoloji” yani CHP yönetiminin Batılılaşma sürecinin getirdiği kültürel farklılaşmanın kıyıcı bir ürünüdür. Yıkılanın yerine neyin dikildiğine dikkat edilirse, gerçek daha iyi görülecektir. 1937’den itibaren özellikle 1940’lı yıllar yörede çokça halkevi, halk odası açılmış, halkevi konferans ve çalışmalarına hız verilmiştir. Bu arada mebzul miktarda İnönü ve Atatürk resimlerinin gönderilmesi de ihmal edilmemiştir. Gönderilen on iki ciltlik Ebussuud Tefsiri değildir.
 
Dersim, bir Sünni-Alevi çatışması, Türk-Kürt çarpışması değildir. Ama Dersim acılarının öfkesini; birilerinin, fırsat doğmuşken Türk, Sünni düşmanlığına dönüştürme çabası gözükmektedir. Bu, bir kurbandan iki deri yüzme gayretidir. Dersim, yeni tuzakların, fitnenin aracı olmamalıdır. Bununla birlikte doğruyu öğrenmekten, gerçekten de kaçılmamalıdır. Özellikle, üzerinden yeni fitnelerin üretilmek istendiği doğu kökenli insanlarımızın dikkat etmesi gerekmektedir.

 


  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :
 




+ Paylaş
Köşe Yazıları
Adalet, Amerikancılık Karmaşası...
Almanya’nın çok kültürlülük sınavı
Amerika ile ortaklığın maliyeti...
Asırlık takıntı...
Balkanlar’da Türk Kültürü...
Balyoz ve temizlik harekatı
Başsız insanlar, sahipsiz şehir
Bedeli niçin hep millet öder?
Bir Hicret Eri Olarak Mevlana...
Birlik Sendromu
Bugün Çanakkale muhabereleri olsa...
Chp de vefa duygusu sorunu
Chp ve Mhp tarihi tekerrür ettirir mi?
Darbe matruşkası
Demokrasiyi vesayetten kurtarabilir miyiz?
Dersim’i anlamak
Diyanet gençlik açılımı geciktirilmemeli...
Dtp muradına erdi...
Dünkü Gladyolar...
Irak, kapitalizmin demirperdesi
İçimize sinen ittihatçı gelenek
İslâm ülkeleri, sömürge yönetimleriyle hesaplaşmak zorunda...
Kaddafi’nin boy aynasına bakma gereği
Kaddafi’nin son kullanım tarihi veya İslâm ülkelerinin güç birliği zarureti...
Karikatürden kriz üretmek...
Kültürel vatanı korumak...
Muhteşem Yüzyıl ve kültürel hassasiyet sorunu...
Ne senaryosu, doğrudan komplo
Osmanlı barışına ihtiyaç...
Srebrenitsa
Travma
Tunus, Bin Ali Değil Batı Medeniyetinin İflas Yeridir
Türk Dili Konuşan Ülkeler Zirvesi...
Türkiye’nin Ermeni değil emperyalizm sorunu vardır...
Üç musibet, bir nasihat
Yol ve medeniyet...




SOSYAL VE BEŞERİ
BİLİMLER FAKÜLTESİ

 

Anket

Türkiye’nin eğitim sistemi birlik ve bütünlüğü koruma konusunda yeterli midir?

Anket Sonuçları Yükleniyor. Lütfen Bekleyin...
Bu sitenin tüm hakları saklıdır, sitede yer alan dökümanlar kaynak gösterilmeden kullanılamaz...     bilgi@canerarabaci.com