Demokrasiyi vesayetten kurtarabilir miyiz?
 
Bir türlü iyileşmeyen, olgun meyveler halinde kendi tat ve kokusunu yani isbatı vücut halinde bir çeşit istiklalini ortaya koyamayan bir demokrasimiz var. Hâlbuki bizde demokratik hayat, hiç de toy, yeni yetme değil. Bunca zamandır kemale erememesi hayra alamet görülemez. Günümüzle demokratikleşme sürecini tökezleten nedenlerinin açık bağı düşünülürse, o etkenlere biraz mercek tutulması gerekmektedir. Hatta mercek tutma, engel yıkmaya yönelerek yapılmalıdır. Çünkü demokrasimizi vesayetten kurtarabilir miyiz, sorusunun gerisinde, asırlık bir aldatmacaya dönüşen, gelişmişlik sorununu çözebilir miyiz; millî iradeyi hakim kılabilir miyiz, tam istiklale ulaşabilir miyiz; devlet-millet kaynaşmasını yeniden gerçekleştirebilir miyiz gibi, sökün edecek sorular bulunmaktadır..
 
Geriden günümüze baktığımızda, meclise çöreklenen ayrılıkçı azınlık ve Osmanlı-Rus savaşı etkisi altında sönükleşen 1876 denemesi pas geçilebilir.
 
İkinci Meşrutiyet ise öyle değil. Meşruti yönetime kavuşma, yani demokratikleşme amacı öne çıkartılarak sürdürülen otuz üç yıla varan bir sosyal savaşın ürünü o. Meşruti yönetim aşkının, kurtarıcı meşruti yönetimin, demokratik hayatta özlenen sonuçları vermemesi cidden bir garabet. Gizli örgütlenmelerin yapıldığı, yurt içi, yurt dışı kalemden silaha uzanan savaşların verildiği Meşrutiyet, niçin demokratik anlayışta iyileşmeyi sağlamamıştır? Mukaddes Cemiyet, neden “istibdada” karşı savaşırken, kendisi daha dehşetli bir “müstebit” olup çıkmıştır? “İrade-i milliye” söyleminin, ilk dillere sakız olduğu İkinci Meşrutiyet dönemi, aslında sonraki dilimin modeli durumundadır. Millet iradesi söylemi öne çıkartılarak, Mehmet Reşat ve saray etkisizleştirilmiştir o kadar. Yani düz bir ifadeyle; millet iradesi, hâkim kılınacakken, gizli cemiyetin otoritesi egemen kılınmıştır. Bu arada, devlet yönetiminde engel görülen padişah-saray güçsüzleştirilerek, varlığı ile yokluğu bir hale getirilmiştir. Artık güç, mukaddes cemiyettedir. Meşruti yönetim üstünde, tam bir parti/cemiyet vesayeti kurulur.
 
Yalnız vesayet yerli olsa buna bile “amenna” demek mümkündür. Askeri politize ederek, siyasi emeller uğrunda kullanan cemiyetin vesayeti, yerli kalmaz. 1916 ortalarından sonra Alman ve Osmanlı ordularının başkumandanının, anlaşma gereği “Kayzer” yani Alman İmparatoru II. Vilhelm’in olduğu düşünülürse, cemiyet aracılığı ile vesayetin ucu Berlin’e kadar uzanır. Cemiyet nedir? Başkanı kimdir? O gizli bir efsane, korkutucu bir otorite, ne zaman ne yapacağı bilinmez bir cezalandırıcıdır. Onun için İkinci Meşrutiyet, demokratikleşme yerine, parti hatta Merkez-i Umumi krallığını meşrulaştıran bir garabet olmuştur. Ortak aklın, devlet kurumları ile birlikte teslim alındığı yeni yönetim tarzının sonucu, dokuz-on yılda Osmanlı Devleti’ni, Bozok Yaylasına çeken bir müthiş küçülme-parçalanma olmuştur. Nasip bu kadarmış.. Kader, mi denmeli?
 
İttihat ve Terakki, farklı düşünce, farklı kanaat ve cemiyetlere hayat hakkı tanısa, akıl-fikir aykırılıklarından “Bârika-ı hakikati”/hakikat şimşeğini yakalamaya çalışsa, demokratikleşmede bir olgunlaşma yaşanır mıydı?
 
Sormaya bile gerek yok. Gazeteci, muhalif şahıs öldüren tetikçileri yetiştirinceye kadar; vatan, devlet, millet için işbirliğine yönelinse kanda boğulmaya doğru koşar adım gidilir miydi? Önceki devri aratan bir totaliter tavır, aslında demokratikleşme sürecinin katili olmuştur. Fakat artık sular o yönde akmaktadır. Yöneliş durmamıştır. Onun için demokratikleşme meylinin yeni istismarları, çeldiricileri hatta istismarcıları ortaya çıkmıştır.
 
Millî Mücadele dönemi bu açıdan ibretlik bir devirdir. İşgaller, silahlı düşman saldırısı, ordu yokluğu, kurumlardaki çözülüş karşısında ilk TBMM’nin yaptığı iş, millî iradeyi öne çıkartarak bütünleşme ve sorunları çözme çabası değil midir? 1923 sonrasına bakarak değerlendirilirse, 1919-1922 arası millî iradeyi hâkim kılma açısından daha esaslı değil midir? Erzurum Kongresi kararı olan, “irade-i milliyeyi hâkim kılma” düşüncesi, Sivas’ta İrade-i Milliye, Ankara’da Hâkimiyet-i Milliye gibi gazete adı olarak somutlaşır bile. İlk meclisin alnındaki sloganın, “Hâkimiyet bilâ kayd ü şart milletindir” olması, demokratikleşme açısından heyecan vericidir.
 
Sonra.. Savaşta daha demokratken, savaş bittikten sonra yönetimde demokratikleşmenin dışlanması, herhalde bize has bir garabettir. Bazı ülkelerdekine benzer bir tek parti rejimi kurulur. Bir ara meclis alnından “Hâkimiyet milletindir” sloganı kaldırılır. Artık buna gerek yoktur. Çünkü bu söylem saltanatın kaldırılması için bir maniveladır. Ama meclis, milletvekili, cumhuriyet vardır. Nasıl tam bir vesayet altında.. İtalyan Duçe’si, Alman Führer’i, Rus Bolşevizminin; “tek parti, tek lider, tek ideoloji” anlayışı, bütün demokratik meyilleri siler süpürür. Onların Duçe’si, Führer’i varsa bizim de “Millî Şef”imiz vardır.
 
Uygulamada garabet açıktır. Diyelim ki, mecliste farklı meslek gruplarının temsili iyi olur düşüncesi belirir. Onun için fiilen çiftçilik yapan birisinin orada arz-ı endam etmesi, meclise zenginlik katar, diye düşünülür. Bunun için ne yapmak gerekir? Parlamenter sistemin nasıl işlediği bellidir. Öyle yapılmaz. Ankara’dan İkinci Ordu Komutanı Fahrettin Paşa’ya bir telgraf çekilir. Paşanın görevi, iyi bir çiftçi milletvekili adayı tespit etmektir. O da cipine atlar, köyleri dolaşır ve iki dönem milletvekilliği yapan Mustafa Eken’i keşfeder. Yani milletvekilleri, milletin temsilcisi olarak seçile seçile gelmemektedir. Mesela, Bayan Bediz Aydilek adlı bir ressam, 1935’te Konya Milletvekilidir. Ve mecliste erkek egemen yapıyı kıran 17 kadın milletvekilinden birisidir. Milletvekilidir ama seçim bölgesini hiç görmemiştir. Seçmenlerini hiç tanımamaktadır. Türk Parlamento Tarihi’nde verilen bilgiye göre (TBMM-V.Dönem 1935-1939 II/483); aslen 1897 Bosna doğumludur. İlk, orta öğrenimini Bolu’da tamamlamış, Bolu Kız Sanat Mektebinde resim öğretmenliği yapmış, CHP ve Halkevinde hizmetler vermiş birisidir. CHP’nin yayın organı Ekekon 14 Mart 1935 tarihli ilk sayısında Ankara muhabiri aracılığı ile Konya Milletvekilinin röportajını yayınlar. Milletvekili seçim bölgesi için ne yapacağını bilmemektedir. Ancak, Konya’yı, kadınlarını, köylerini merak ettiğini, ilk fırsatta gelmeyi, ondan sonra Konya için ne yapacağını planlayacağını söyler. Ve gerçekten Konya’ya da ilk fırsatta gelir. Ne zaman biliyor musunuz? İki buçuk yıl sonra. Aynı gazete, Bayan Bediz Morova’nın, bay ressam Şevket Dağ ile birlikte Konya’ya geldiğini 7 Ekim 1937 tarihli nüshasında haber verir. Halk iradesinin ipotek altında olduğu bir dönemde milletvekilinin, halka değil kendini belirleyen güce yönelmesinden daha tabii ne olabilir? “Değişmez Genel Başkan”, “Millî Şef”le birleşince bu totaliter yaklaşım, saltanatları gölgede bırakacak bir sorgulanamaz otoriteyi doğurmaz mı? Artık bundan sonra gazete manşetleri, tek adamı yüceltmekle meşgul bir yağdanlık olacaktır. Diyelim ki şef, bir yıl önce şehre gelmiştir. Ertesi yıl, geliş yıldönümünü kutlamak görev olmaktadır. Gazeteyi boydan boya kaplayan şu manşet ibretliktir: “Millî Şefimiz ve Cumhurbaşkanımız Sayın İnönü geçen sene 5 Haziranda Konyamızı şereflendirmişlerdi. Bu mutlu gün, donanan şehrin her köşesinde ve ayrıca da Halkevinde coşkun tezahüratla kutlandı” (Ekekon, 6 Haziran 1942). Ertesi nüshanın baş sayfa haberi biraz daha küçük ama o da şöyledir: “Millî Şef İnönü’nün Konya’yı şereflendirdikleri günün yıldönümü münasebetiyle çekilen tazim telgraflarına gelen cevaplar”. Sayfalar dolusu bilgiye göre, adeta hayat durmuş, bütün mevkiler, makamlar günlerce bu işle meşguldür. Vesayetin kültürel terörü veya insanları özgürleştiren bir doğru inancın yerini almaya başlayan ”devlet kültü”.. Ne derseniz deyin gerisinde diz çöktürücü, boyun büktürücü bir toptan vesayet.. Vasiler kim? İkinci Dünya Harbinden sonra, Waşington, Londra’ya kadar uzanmanız gerekmektedir.
 
O uzantının, yerli uçları 1960 darbesini gerçekleştirmişlerdir. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi’nde (BCA) saklanan bir daktilo ile yazılmış 7 Aralık 1962 tarihli belgeden bazı satırları okumakta günümüze atıf bakımından yarar vardır: “Bu grubun (darbeciler), İnönü’nün yakın çevresiyle devamlı temasta olduğu herkesçe malumdur. Açık, kapalı rejimi sözle ifade etmek kolaydır. Güç olan onu fiiliyata indirebilmektir. Bu olayda da İnönü’nün açık rejimci olmasını istemeye bütün milletin hakkı vardır.” (BCA, 030.01..63.389.6a). Bu ifadelerin, Talat Aydemir’e ait olması işi daha ilginç kılmaktadır. Başarısız darbeci, başarılı darbeciler ve bağlantıları hakkında çok şey biliyordu. Daha fazlası için uygulanacak söylem Yeniçeri deyişidir: “Urun söyletmen!”..
 
Dönemlere bakılarak vesayet rejimini vurgulamak üzere, parlamentonun oluşmasından, yasama görevinin nasıl yapıldığına dair birçok uç örnek verilebilir. 12 Eylül gölgesinde yeşeren bir minik örnek var ki can yakıcıdır. 1983 sonrasında meclise, yüksek rütbeli subay değil, üç pırpırlı astsubayların dosya getirip bazı bakanlarla görüşerek birileri adına dayatmalarda bulunduğunu hatırlayanlar çıkacaktır. 12 Eylül darbesini yapanlar, artık talimat göndermek için üst rütbeli görevlendirmeyi bile gereksiz görmektedirler. En iyisi, iki dönem milletvekilliği yapan Kadir Demir’den dinlediğimiz olayı, olduğu gibi aktarmak.
 
Meclis’te bakanlıkların, devlet kurumlarının bütçeleri görüşülmektedir. Her kurum, Meclis Bütçe görüşmelerinin yapıldığı salona bir yetkilisini göndermekte, böylece hem bir bilgi gerektiğinde hızlı görüşme sağlanmakta hem görüşmeler kurum temsilcileri tarafından takip edilmiş olmaktadır. Aynı zamanda hükümet, üst düzeyde temsil edilmektedir. Çünkü hangi bakanlığın bütçesi görüşülüyorsa o bakan, müsteşarı, genel müdürleri ile toplantıda hazır bulunmaktadır. İçişleri Bakanlığının bütçesinin görüşüldüğü günlerdir. Emniyet, iç asayiş, yeni taleplerle ilgili görüşmeler de yapılmaktadır. Bu sıra, Jandarma Komutanlığı adına bir teklif gelir. On Skorsky helikopterinin alınması talep edilmektedir. Terör azmıştır, askerlerimiz şehit edilmekte, havadan takip, ikmal, destek için bu alım hayati önem arz etmektedir. Üstelik hükümetin yeni atılımları başarı ile gerçekleştirdiği, peş peşe reformları cesurca uyguladığı, güvenliğe de özel önem atfettiği bir sıradır. Sınırlarımız içinde askerlerimize hain pusular kurulmakta, kan akmaktadır. İnsanların aklı tabii olarak kanın durdurulmasına gitmektedir. Kanın akması, hükümetin önünü kesme konusunda etkin olmakta, siyasetin gücünü zayıflatmakta, irade siyasetten askerî alana doğru kaymaktadır. Nazik bir durumdur. Yalnız iktidarın olumlu yaklaşımına, meclisteki ezici milletvekili çoğunluğuna rağmen jandarma için helikopter satın alma teklifi, CHP’li bir milletvekilinden gelir. O milletvekilinin bir kardeşi orgeneral, bir diğeri korgeneraldir. Teklifin dile getirilme şekli, atmosfer olarak iktidarı istiskale uğratmış hatta dışlamıştır. Siyasetin iki arada bir derede kaldığı, gelişmenin onur meselesine dönüştüğü bir andır. Oturum başkanı, CHP milletvekilinin isteğini okur ve iktidar tarafına sorar. İçişleri Bakanı dâhil, kimse helikopter alımına “evet” demez. Öneri reddedilir. Görüşmeleri takip etmek üzere, Jandarma Genel Komutanlığı adına kolunda üç pırpır bulunan bir astsubay üst çavuş bulunmaktadır. Jandarma komutanlığını meclis bütçe görüşmelerinde temsil mevkiinde bulunan görevli, alt düzeyden bir küçük rütbelidir. Ama kocaman bir davranışta bulunur. Bakanın, milletvekillerinin, müsteşar ve genel müdürlerin huzurunda yumruğunu kaldırıp masaya indirir. Ardından da kimseyi iplemeden salonu terk eder. Buz gibi bir hava esmiştir. Tecrübeli oturum başkanı, oturuma ara vererek komisyon çalışmasını keser. Moraller alt-üst olmuş, herkes davranışı kabul edilemez bulmuştur. Oturum başkanı, bakanı anons ederek özel görüşmeye davet eder. Kadir Demir de duruma şahit olmuştur. Görüşmeye o da gider. Tecrübeli başkan, İçişleri Bakanına sorar: “Bu astsubayın haddini bildirecek misiniz, sayın bakan!”. Bakan, Yıldırım Aktuna’dır. Önce koltuğuna yerleşir. Odadakilere bakar. Ardından öne doğru eğilerek: “Beyler” der, “ben İçişleri Bakanı olarak kolunda birkaç çızığı olan bir astsubaya haddini nasıl bildirebilirim? Bir defa amiri değilim. Tayinini yapma yetkim yok, terfisine karışma yetkim bulunmuyor.. Ben sadece ekonomik durum ile ilgiliyim..”
 
İçişleri Bakanlığı bütçe görüşmelerine bomba düşmüş gibidir. Devleti yönetme iddiasındaki siyasî irade, haysiyetini koruma gücüne bile sahip değildir.. Başta bakan olmak üzere, üst düzey yetkililer, tahsil ve rütbe olarak düşük düzeyde olan çocuk yaştaki genç asker tarafından rencide edilmişlerdir. İhtilâl döneminden yeni çıkılmış, seçim yapılmıştır.. Ama seçilmişler, vitrinde gözüken, sahnede rol kesen şahıslar konumundadırlar. Mevkii ve makamların içi daha doldurulabilmiş değildir. Siyasî irade, demokrasi vesayet altındadır.
 
Özal, vesayet rejimini, hızlı, kararlı adımlarla aşmaya çalışmış ama sonuçta öldürülmüştür. Ardından gelenler ise, vesayetin taşıyıcıları olarak, anmaya bile değmemektedir.
 
2002’den sonra onlarca denebilecek çoklukta darbe hazırlık ve teşebbüslerinin yapılması önemli değil midir? Binlerce sayfalık hazırlıkların ortaya saçılması, değişik kurumlardan saygın konumda olması gereken birçok üst düzey yetkili tutuklanması, vesayet rejiminin, görüneninden görünmeyen gücüne bir işaret değil midir? Adalet kurumundan orduya, oradan sivil bürokrasiye, oradan parlamento ve medyaya uzanıp duran ağ, şimdilerde vesayeti parçalayacak veya katmerlendirecek iki kelimeye odaklanmış bulunmaktadır: “Evet-Hayır”.
 
“Hayır”ın, geçmiş örneklerin yeni versiyonlarını üreteceğini artık görmek gerekmektedir. Ama vesayet kalkacaksa, siyasilerin donanımlı, millet iradesini ardına aldıktan sonra onu temsilde cesur olma mecburiyeti var. Sadece siyasilerin mi? İrade ortaya koyma hakkına sahip her ferdin.. Çünkü gelinen nokta Şekspir’in ünlü deyişini hatırlatmaktadır: “Olmak ya da olmamak. Bütün mesele bu”.
03.09.2010

 


  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :
 




+ Paylaş
Köşe Yazıları
Adalet, Amerikancılık Karmaşası...
Almanya’nın çok kültürlülük sınavı
Amerika ile ortaklığın maliyeti...
Asırlık takıntı...
Balkanlar’da Türk Kültürü...
Balyoz ve temizlik harekatı
Başsız insanlar, sahipsiz şehir
Bedeli niçin hep millet öder?
Bir Hicret Eri Olarak Mevlana...
Birlik Sendromu
Bugün Çanakkale muhabereleri olsa...
Chp de vefa duygusu sorunu
Chp ve Mhp tarihi tekerrür ettirir mi?
Darbe matruşkası
Demokrasiyi vesayetten kurtarabilir miyiz?
Dersim’i anlamak
Diyanet gençlik açılımı geciktirilmemeli...
Dtp muradına erdi...
Dünkü Gladyolar...
Irak, kapitalizmin demirperdesi
İçimize sinen ittihatçı gelenek
İslâm ülkeleri, sömürge yönetimleriyle hesaplaşmak zorunda...
Kaddafi’nin boy aynasına bakma gereği
Kaddafi’nin son kullanım tarihi veya İslâm ülkelerinin güç birliği zarureti...
Karikatürden kriz üretmek...
Kültürel vatanı korumak...
Muhteşem Yüzyıl ve kültürel hassasiyet sorunu...
Ne senaryosu, doğrudan komplo
Osmanlı barışına ihtiyaç...
Srebrenitsa
Travma
Tunus, Bin Ali Değil Batı Medeniyetinin İflas Yeridir
Türk Dili Konuşan Ülkeler Zirvesi...
Türkiye’nin Ermeni değil emperyalizm sorunu vardır...
Üç musibet, bir nasihat
Yol ve medeniyet...




SOSYAL VE BEŞERİ
BİLİMLER FAKÜLTESİ

 

Anket

Türkiye’nin eğitim sistemi birlik ve bütünlüğü koruma konusunda yeterli midir?

Anket Sonuçları Yükleniyor. Lütfen Bekleyin...
Bu sitenin tüm hakları saklıdır, sitede yer alan dökümanlar kaynak gösterilmeden kullanılamaz...     bilgi@canerarabaci.com