Almanya’nın çok kültürlülük sınavı

Almanya Başbakanı Angela Merkel, göçmen politikası ile ilgili son konuşmasında, Almanya’daki çok kültürlülük çabalarının “tam bir başarısızlık” olduğunu açıkladı. Göçmenler konusundaki sert tartışmalar ve önceki gelişmeler düşünülürse, Merkel’in sözleri, üzerinde önemle durmayı gerektirmektedir. Merkel’e göre başarısızlık nedenleri ve yapılması gerekenler bellidir:
 
-Göçmenler, Almanca öğrenmelidir. Hatta kendilerinden çok az şey talep edilen göçmenler, Almanca öğrenmeye zorlanmalıdır.
-Göçmenler, Alman kültürünü benimsemelidir. Onlar, uyum sağlamak adına daha fazla çaba göstermek zorundadırlar..
-Başbakana göre, “1960’lı yıllarda gelen göçmen işçilerin geri dönecekleri” teziyle Almanya, kendisini kandırmaktan vazgeçmelidir. Zira gerçek bu değildir. Çok kültürlülük, yan yana birlikte yaşama tezi, “tamamen iflas” etmiştir. Çünkü göçmenlerin ekseriyeti, Almancayı çok az bilmekte veya hiç konuşamamaktadırlar. Üstelik düşük ücretli işlerde çalışmakta, hükümetin verdiği yardımla geçinmektedirler. Yalnız Merkel’in övgüyle bahsettiği göçmen kökenliler de vardır. O, milyonlar içinde takdirlerini sadece Mesut Özil’e hasretmektedir.

Alman Başbakanın model gösterdiği Mesut Özil kim, nasıl birisidir? Özil, sadece boyu-posu, gençliğiyle elverişli bir Türk değildir. 1988 Almanya doğumlu,
Türk ve Alman pasaportuna sahip, Alman millî takımında oynayan biridir. Böyle bir “şapkayı” kim olsa sahiplenecektir..
 
Önceleri, İslam’ın Almanya’nın parçası olduğunu ve göçmenlerin önüne geçilmemesi gerektiğini belirten Merkel’in, bu keskin dönüşünün sebebi, sadece yukarıdaki gerekçeler midir? Merkel, acaba bir iç politika hesabı mı yapmaktadır? Göçmen sorunuyla depreştirilen toplumsal öfkeyi mi bastırmak istemektedir? Konuşma, Hıristiyan Birlik partilerinin (CDU/CSU) gençlik kolu Junge Union’un (JU) düzenlediği yıllık toplantıda yapılmıştır. Merkel, Hıristiyan Demokrat Birliği (CDU) lideri olarak, muhafazakâr kesime göçmenler üstünden mesaj mı vermektedir?
 
Merkel’in itirafının, Friedrich Ebert adlı düşünce kuruluşunun yaptığı anketin sonuçlarını açıklanmasının ardından geldiği bilgisi dikkat çekicidir. Ankete göre, Almanların üçte biri, ülkelerinin göçmenler tarafından istila edildiğini düşünmektedir. Alman halkına göre, çoğu Müslüman olan göçmenler, Alman kültürüyle çok az, hatta hiç bağ kurmadan yaşamaktadırlar. Diğer yandan Almanya, Avrupa’nın en düşük doğum oranına sahip ülkesidir. Doğum oranı yüksek olan göçmenlerin, bir süre sonra Alman nüfusunu geride bırakacağı endişesi vardır.
 
Fransa, Belçika ve Hollanda’daki ırkçı cepheye katılma anlamına gelen bu fikir, Almanya’da sadece Merkel’e ait değildir. Ondan daha önce görüş açıklayan Hıristiyan Sosyal Birlik Partisi (CSU) Genel Başkanı aynı zamanda Bavyera Başbakanı Horst Seehofer, “Çok kültürlülük tümüyle başarısız kaldı” demektedir. Seehofer’in, "çok kültürlülük öldü" açıklaması ardından ileri sürdüğü uyum önerileri, baskı rejimine davetiye niteliğindedir. “Hıristiyanlık” ve “birlik”i öne çıkaran partinin liderine göre; “Çocuklarda yaş düştükçe, topluma uyum sağlama yetenekleri” arttığından “göçmen çocuklarının kabul edilme yaşı 16’dan 12’ye çekilmeli; uyuma karşı direniş gösterenlere para cezası verilmeli, sosyal haklarında kesintiye gidilmeli; Alman toplumuna uyumu engelleyen aile bireylerine de yaptırım” uygulanmalıdır. Seehofer’in bu önerilerinin vurucu cümlesi de şudur: “Almanya Türk ve Arap göçmenleri artık kabul etmemeli”. Alman lider, gerekçesinde ne istediğini gizlemeden belirtmektedir. Ona göre, Almanya göçmen ülkesi değildir. Uyum yan yana yaşamak değil, “anayasada belirtilen değerler doğrultusunda birlikte yaşamak”tır. Bu “değerler, köklerini Hıristiyan ve Yahudilikten aldığı gibi hümanist düşünceden de beslenmektedir”. Yani, Almanya göçmenlerden arındırılmalıdır. Onun için anayasa kelimesiyle kamufle edilerek istenen, hümanizm soslu Ahd-i Atik Ahd-i Cedit değerlerinin benimsenmesidir. Bu, tam bir asimilasyon demektir. Yaptırım talebi ile birlikte düşünüldüğünde, ya bizim gibi düşünür, inanırsınız veya sizi yok ederiz, anlayışının örtülü anlatımından başka bir şey değildir.

Tartışmayı, yangına benzin dökerek azdıranlardan biri de Dazlakların lideri değil, Berlin eski Maliye Senatörü, Alman Merkez Bankası eski yönetim kurulu üyesi Thilo Sarrazin’dir. Sarrazin, meşin ceketlilere adeta “harekete geçin” mesajı vermektedir: “Türkler ve yabancılar Alman toplumunu aptallaştırıyor”.. Bu iddianın, Nazi, Neo Nazi kalıntıları için anlamı bellidir. Göçmen öldürün, göçmen evlerini ateşe verin, çocuk ve kadınları yakın.. Kendisi, “Yahudi genleri”ne sahip olan Sarrazin’in Almanya Kendini Yok Ediyor adlı kitabı, 13. baskısını yapmıştır. Para işlerinden çok iyi anlayan yazarı da bu yoldan 1.5 milyon euro kazanmıştır.
spacer
İstismarcı, İslâm düşmanı veya Hıristiyan yönü ağır basan politikacı ve yazarların görüşlerine bakınca, Almanya’nın göçmenlere ihtiyacının kalmadığı düşünülebilir. Hâlbuki durum böyle de değildir. Almanya Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Hans Heinrich’e göre, ülkenin acil olarak 400 bin mühendis ve kalifiye işçiye ihtiyacı vardır.
 
Merkel’in Eğitim Bakanı Annette Schavan, Almanya’nın, yaşlanan nüfusu nedeniyle, iş gücü açığını kapatmak için dış göçe izin verilmesi gerektiğini belirtmekte; Çalışma Bakanı Ursula von der Leyen, Almanya’nın ihtiyacı olan kalifiye işçi açığını kapatmak için dış ülkelerden göçmen kabul ederken uygulanan bariyerlerin azaltılması gerektiğini savunmaktadır. Üstelik Leyen, son yıllarda Almanya’dan ayrılan insan sayısının, göç edenlerden fazla olduğunu belirtmektedir. Ona göre, engeller azaltılmalı ki insanlar gelsin. Değilse istenmediği, düşman görüldüğü, hayati tehlike yaşacağı yere kim gitmek isteyecektir?
 
TUHAF İTTİFAK
Alman ırkçıları ve Dazlakları, dünyada yalnız değildirler. İslâm düşmanlığı, Müslüman Türk kimliği karşıtlığı yönüyle onlarla birleşiveren, ama Türk adı taşıyan tipler de vardır. Türkiye içinde, kendilerinden daha gayretli fikirdaşları bulunmaktadır. Bunlar, Merkel’i haklı görmektedirler. Onlara göre, Almanya’daki gurbetçi çocuklarının yüzde kırkı, ilkokulu zor bitirmekte ve Türkçeyi de Almancayı da doğru dürüst öğrenmemektedirler. Üstelik cami ve tarikatçı dernekleri, gurbetçilerden aldıkları maddi desteği, “bedevi kültürüne” harcamaktadırlar. Ayrıca 45-50 yıl önce Almanya’ya çalışmaya giden “modern giyimli” anaların kızları/torunları, “bedevi kılığında” gezmektedirler. Bu durumda Merkel, “yabancı dincilerle”, çok kültürlülük çalışmasında nasıl başarılı olsun ki?

Türk destekçileri bir yana, Alman Başbakanının itirafı, bir geri dönüş sinyali midir? Almanya, gaz odalı günlere dönüşü mü başlatmaktadır?
 
Bir tespit olarak belirtilmeli ki, Almanya/Avrupa çok kültürlülük sınavında, geçmişte de günümüzde de çok başarılı değildir. Engizisyon, Avrupa’nın, çok kültürlülük katliamının adalet sistemi haline dönüşmüş şeklidir. Asırlarca uygulanması, kendileri gibi inanmayan insanların binlercesinin (32 bin) diri diri yakılarak, çok daha fazlasının hapis, sürgün, aforozla cezalandırılması, uygulamanın iliklere kadar işlediğini düşündürmektedir.
 
Hümanizm de, aslında insancıllık değil, vahiy kökenli inanışlar yerine insanı merkeze alan, dolayısıyla vahşetten günah çıkartarak ona dolaylı davetiye çıkaran bir düşünce tarzıdır. Gerçekten insancıllık olsaydı, on milyonlarca insanın öldürüldüğü dünya harplerinin kaynağı, Avrupa olmazdı. Belki, derinlerdeki engizisyon düşüncesi, savaş meşruiyeti içinde hasımlarını yok ettirmeye elvermiştir.
 
Berlin kaldırımlarındaki, “ötekilere” ait, pirinçten ölüm parkelerinin sarı ışıltısı, Alman politikacıların yeterince dikkatini çekmiyor olmalıdır. Gerçekten öyle ise, Alman parlamentosunun dibindeki, 2700 anıtlık katliam ormanı durumundaki soykırım alanı da mı görmezden gelinmektedir? Bunu politika esnafı görmüyorsa, “Yahudi genliler” niçin görmemektedir? Farklı kültürle birlikte, uyum içinde yaşama geleneği yönünden Almanya/Avrupa, söylenilenlerin tersine, geçmişte başarılı değildi. Günümüzde demokrasi, insan hakları gibi klişelerin içini doldurma tarzları da eksiktir. Bunun için Bosna-Hersek’te kurdukları idare tarzı, yeni uygulamalar hakkında yeterince fikir vermektedir.
 
Avrupa’nın, medeniyet-kültür değerleri yönünden devamı olan Amerika’yla birlikte kurduğu Bosna-Hersek Cumhuriyeti, çok kültürlülük anlayışına son tipik örneklerdendir. AB ve ABD, Dayton Anlaşması ile birbirinin boğazına sarılmış halkları, aynı devlet tebaası olan bölge devletçiklerini birlikte yaşamaya zorlar. Barışın sağlanması, katliamların durdurulması açısından başarılı görülebilecek Dayton Anlaşması, içerik yönünden yeni katliamları uykudan uyandıracak süreci beslemekten sanık tutulabilir.
 
Neden, içeriğe bakınca açıkça görülecektir.
 
Katliamlardan sorumlu olanlara (Sırp Cumhuriyeti), ayrı ve üstün haklar tanıyarak onları, yeni güçlü birim halinde devlete katmışlardır. Halklar Meclisi 15, Temsilciler Meclisi 42 milletvekiline sahipken, Bosna Sırp Cumhuriyeti’ne onların toplamının iki katından fazlasını vermişlerdir. Bosna-Hersek Devleti Cumhurbaşkanlığı; Boşnak, Hırvat, Sırp üçlüsünün onaylarına bağlı olduğundan, iş üretemez hale getirilmiştir. Bu katillere güç verilmiştir. Topu topu dört milyonluk bir ülkenin, aynı anda 1200 yargıcı, 760 milletvekili, 180 bakanı, 14 başbakanı, 5 cumhurbaşkanı görev yapacaktır. Bu durumun acı bir faturası da vardır. Ülke gelirlerinin yüzde kırktan fazlası, hantal, alabildiğine abartılmış devlet mekanizmasının finansmanına ayrılacaktır. Niçin?
 
Çünkü Boşnak, Sırp, Hırvat; onca kandan sonra yan yana ama asla kaynaşmadan, güvenmeden birlikte yaşamaya mahkûmdur. Üstelik, görünürde devlet olan bu siyasi hantallığın tepesinde, Yüksek Temsilciler bulunmaktadır. İngiliz kökenli temsilci, yasalara/Dayton Anlaşmasına uymayan resmi görevlileri, görevden alma yetkisine sahiptir. Mesela Yüksek Temsilci Wofgang Petritsch, Hırvat asıllı Ante Yelaviç’i Bosna-Hersek Cumhurbaşkanlığı üyeliğinden 2001’de alıvermiştir.
 
Millî güç, bağımsızlık, ülke kaderi üzerinde halkın hâkimiyeti değildir söz konusu olan. Onlar zaten yoktur. Ama barışı sürekli hale getirme yöntemi bakımından bakıldığı zaman tam bir fiyasko, on beş yıldır yaşanmaktadır. Yani zorunlu çok kültürlülük, azgınlara yeni katliamlar için fırsat şansı tanımakta, hoşgörü/tahammül gibi sosyal barış, birliktelik ortamları oluşturulmamaktadır. Çünkü Batı, çok kültürlülük anlayışı yönünden özgüven yoksunudur. Çok kültürlülük denemelerinde, dün olduğu gibi bugün de başarısızdır.
 
ALMANYA “ACI VATAN” OLMAKTAN ÇIKIYOR MU?
İşte bu konuda son başarısızlık örneğini Almanya vermektedir. Almanya’ya, 1960’tan itibaren Türk işçileri kendiliğinden gitmemiştir. İstendikleri için gönderilmişlerdir. Enerjileri, gençlikleri sömürülen bu işçilerin, ellerine tutuşturulan değerli kâğıtlarla yerleştikleri yerlerden çıkmalarını istemek ne kadar insanidir. Dışlanacaklardı, yetmişli yıllardan sonra ailelerini, çocuklarını götürmelerine niçin izin verilmiştir? Üstelik yarım asırdır Almanya, gurbetçi olarak ülkesine gelen insanlar için ne harcamış, ne kadar maddi fedakârlıkta bulunmuştur? Bekâr işçi yurtlarına doldurulan işçiler, çalıştıkları yerlere mescitlerini, camilerini yaparak, dükkânlarını, işyerlerini açarak kendilerine düzen kurmuşlar, oraları ikinci bir vatan halinde benimsemişlerdir. Üstelik dışlamalara, hakaretlere, saldırılara göğüs gererek.. Almanya, ev yakan, evi içinde kundaklama sonucu yakılarak öldürülen kaç Müslüman Türk’ün katilini yakalayıp cezalandırmıştır? İstihbarat ve polisiyle neredeyse övünen bir ülkenin; ev yakanları, sayısı bir hayli kabaran kundakçıları yakalayıp cezalandırmaması, ekmek parası kazanmaya gelenler üzerinde nasıl bir etki uyandırabilirdi ki? Elbette kendi mahalle ve semtlerini oluşturacaklardı. Tabii refleks türü bir toplum kümeleşmesinin ardının, yabancı dili iyi öğrenmemek olacağı belli değil midir? Yani Alman başbakanın şikâyet ettiği sorunların gerisinde, garibanlar değil; davet edip götürdüğü insanlar üzerinden daha fazla maddi kazanç düşünen, onlara yatırım yapmayan ülke yönetimi vardır. Onun için sorumluluk, tamamıyla gariplere yüklenilmemelidir. Çünkü gurbetçiler, dil öğrenmemek, uyumsuzluk göstermek vb. sebeplerle suçlandığı zaman sonuç da görünür olmaktadır: Almanya’nın derinliklerinde bekletilen Dazlak operasyonları.. Polisin, istihbaratın görmediği, yakalamadığı Dazlak operasyonlarının, anlamı da bellidir; güvenli yerlere çekilmek.. Bu netice, ne Almanya için ne de Türkiye için uygundur. Ama çok kültürlülük anlayışı gelişmemiş olan bir ülke için kötülükler yeniden ortaya çıkmadan tedbirlerin alınması gerekmektedir.
 
Açık belirtmekte fayda vardır. Sivaslı, Köln’de kırk yıldır yaşayan bir işçimiz anlatmıştı. Sendika ile de uğraştığı için sosyaldir. Bir toplantıda, Almanlarla uyum konusunda gelecekten ümit var olduğunu belirten iyimser bir konuşma yapar. Kürsüden indiğinde yanına yaşlı bir Haham gelir. Yahudi din adamı, “Siz der bizim kadar Almanlar konusunda tecrübeli değilsiniz. Biz onlarla beş yüz yıl birlikte yaşadık. Sonuç belli. Siz daha elli yıldır buradasınız. Dikkatli olun!” İşçimiz bu hatırasını, gözlerinde şüpheler belirmiş vaziyette nakletmişti. Almanya’nın, ihtiyar Haham’ı haklı çıkarmaması gerekiyor. Ama suçlamaların dozu ve bunların nerelere uzandığına dikkat edilirse, devletluların da içine katıldığı bir koro, Almanya’yı Müslüman göçmenlerin istilasından kurtarmaya hayli kafa yormuşa benzemektedir.
 
Asimilasyon veya yok etme şıklarından başka alternatifi olmayan bir bakışla düşünüldüğü de açıktır. Yalnız asimilasyonla yok etmenin aynı olduğu da bellidir.
 
O zaman gurbetçilerin haklarını savunma, varlıklarını tehlikeye atmama konusunda ırkçı, aşırı devlet adamlarına durdukları yerin hatırlatılması ve özür dilemelerinin sağlanması gerekmektedir. Ayrıca elli yıldır oraya yerleşmiş, Alman vatandaşı olmuş insanların, temsil hak ve yetkilerinin hak ettikleri ölçüde gerçekleştirilmesi daha da gecikmemelidir. 27 ayrı ülke ile bir çatı altında buluşan Almanya’nın, kendi vatandaşlarına tahammülsüzlüğünü kışkırtanlara mercek tutulması, zihinleri uyaracaktır. “Yahudi genli Almanların”, Alman ırkçısı pozlarında Müslüman göçmen düşmanlığını kışkırtması, bizim için anlaşılabilir bir durumdur. Ama bunu, bir zamanlar Holokost mağduru olduğunu söyleyenlerin de anlaması gerekmektedir.
 
Bilindiği üzere Holokost sadece, Nazilerin Yahudileri sistemli bir şekilde öldürdükleri katliam değildir. Orada, Yahudiler, Sintiler, Romanlar (Yenişler, diğer Çingeneler), Nazi aleyhtarı Almanlar, engelliler, homoseksüeller, Yehova Şahitleri, savaş tutsakları, Lehler ve diğer Slavlar; yani “yaşamaya hakkı olmayan alt-sınıf ırklar” katledilmişlerdir. Planlı, devlet eli ile işlediği için toplam da 17 milyon civarında insan telef edilmiştir. Öldürülenlerden ayrı, aralarında Afrika kökenli Almanların da bulunduğu binlerce kişi zorla kısırlaştırılmıştır.
 
Alman liderlerin ağızlarında, dikkat edilirse Holokost söylemine benzer ifadeler dolaşmaktadır. Dün öne çıkan Yahudi adı, bugün Müslüman göçmenler yani Türk ve Araplarla yer değiştirmiştir.
 
Sonuç olarak, Alman gibi konuşmayan, inanmayan, yaşamayanlara hayat hakkı tanımama meylinin, geç kalınmadan görülmesinde insanlık adına yarar bulunmaktadır...
23.10.2010

 


  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :
 




+ Paylaş
Köşe Yazıları
Adalet, Amerikancılık Karmaşası...
Almanya’nın çok kültürlülük sınavı
Amerika ile ortaklığın maliyeti...
Asırlık takıntı...
Balkanlar’da Türk Kültürü...
Balyoz ve temizlik harekatı
Başsız insanlar, sahipsiz şehir
Bedeli niçin hep millet öder?
Bir Hicret Eri Olarak Mevlana...
Birlik Sendromu
Bugün Çanakkale muhabereleri olsa...
Chp de vefa duygusu sorunu
Chp ve Mhp tarihi tekerrür ettirir mi?
Darbe matruşkası
Demokrasiyi vesayetten kurtarabilir miyiz?
Dersim’i anlamak
Diyanet gençlik açılımı geciktirilmemeli...
Dtp muradına erdi...
Dünkü Gladyolar...
Irak, kapitalizmin demirperdesi
İçimize sinen ittihatçı gelenek
İslâm ülkeleri, sömürge yönetimleriyle hesaplaşmak zorunda...
Kaddafi’nin boy aynasına bakma gereği
Kaddafi’nin son kullanım tarihi veya İslâm ülkelerinin güç birliği zarureti...
Karikatürden kriz üretmek...
Kültürel vatanı korumak...
Muhteşem Yüzyıl ve kültürel hassasiyet sorunu...
Ne senaryosu, doğrudan komplo
Osmanlı barışına ihtiyaç...
Srebrenitsa
Travma
Tunus, Bin Ali Değil Batı Medeniyetinin İflas Yeridir
Türk Dili Konuşan Ülkeler Zirvesi...
Türkiye’nin Ermeni değil emperyalizm sorunu vardır...
Üç musibet, bir nasihat
Yol ve medeniyet...




SOSYAL VE BEŞERİ
BİLİMLER FAKÜLTESİ

 

Anket

Türkiye’nin eğitim sistemi birlik ve bütünlüğü koruma konusunda yeterli midir?

Anket Sonuçları Yükleniyor. Lütfen Bekleyin...
Bu sitenin tüm hakları saklıdır, sitede yer alan dökümanlar kaynak gösterilmeden kullanılamaz...     bilgi@canerarabaci.com