Geleceğimizin şekillendirilmesinde jeokültürel yapının rolü...

GİRİŞ
Türkiye’de hem aydın zümrenin hem de siyasetle uğraşanların en çok telaffuz ederek üzerinde durduğu kelimelerden birisi jeopolitik kavramıdır. Yalnız bu kavram, sadece kendi anlam yükünü taşımamaktadır. Aynı zamanda Türkiye’nin şekillendirilmesi, yükümlülükleri ile ilgili ilişkileri içeren bir önemli işlevi de üstlenmektedir. Uzun tarih yolculuğumuzda ülkenin geleceği, insanımızın yaşama-var olma hakları birleştirilerek ele alındığında jeopolitiğin bazı önemli sorunları da içinde taşıdığını fark etmek gerekir. Onun için son zamanlar, jeokültür kavramı daha önce telaffuz edilir oldu. Burada önemli olan kelimelerden çok Türkiye’nin, tercih etmesi gereken medeniyet değerleridir. Kavramlar, tercihlerin perdeleri durumundadır. Onlardan yola çıkarken öncelikle anlamlarını vermekte fayda bulunmaktadır.

JEOPOLİTİK
Son yüzyılda çok kullanılan kavramlar arasında jeopolitik, jeostrateji, jeoekonomi, enerji jeopolitiği bulunmaktadır. Burada ilkine vurgu yeterli görülmüştür.
Fransızcadan alınmış bir kelime olarak jeopolitik, TDK (Türk Dil Kurumu) sözlüğünde yer almaktadır. Üç ayrı şekilde anlamı verilmiştir: “Coğrafya, ekonomi, nüfus vb.nin bir devletin politikası üzerindeki etkisi. Bir devlette bir bölgede uygulanan politikayla o yerin coğrafyası arasındaki ilişki. Bir devletin saldırgan nitelikteki genişlemesini, ekonomik ve siyasi coğrafya açısından haklı kılmaya yönelik siyasi öğreti.”
Ama nedense aynı sözlükte jeokültür yoktur.
Jeopolitikle ilgili şu tanım, hem kısa hem de özlü olarak anlamı verebilmektedir: “Jeopolitik, politik gücün etkin olduğu coğrafya”dır (Çağlayan, 2007). Bu anlamda, jeopolitikle ilgili teoriler vardır. Yirminci yüzyılı şekillendirdiği iddia edilen Alfred Thayer Mahan (1840–1914, ABD), Halfrod Mackinder (1861–1947, İng.) ve Nicholas J. Spykman (1893–1943, ABD) adlı üç teorisyen bunlardandır. Mahan, tarih içinde deniz gücünün nasıl etkili olduğunu inceleyerek, İngiltere’nin bu güç sayesinde Avrupa kıta devletlerine karşı üstünlük sağlayıp zenginleştiğini, dolayısıyla ABD’nin de İngiltere gibi üretim, sömürgecilik ve deniz ticaretine önem vermesini, onu sağlamak için de kuvvetli bir donanma ile deniz ulaştırma hatlarına egemen olmasını istemiştir. Bu teorinin, ABD’nin küresel bir deniz gücü kurmasına öncülük ettiği kabul edilmektedir (Eslen, 2007). Burada belirtildiği üzere İngiltere’nin, denizlerdeki gücünü kullanarak dünyada etkin olma teorisine karşı Almanya, karalarda güçlü olarak dünyada etkinliği tasarlamıştır. Almanya’ya, karalarda yöneliş yönü itibariyle karşı durabilecek ülkeler Rusya ve Osmanlı Devleti idi. Almanya, Rusya ile I. Dünya Savaşı’nda karşı karşıya gelmiştir. Türk Ordusu ise “Müttefiklik” adı altında “Alman ordularının bir şubesi” haline getirilmiştir (Ahmet Kemâl, 1996, 22).
Burada kısaca verilen jeopolitik örnekleri çoğaltılabilir. Yalnız, teknik bir kavram olarak gözüken jeopolitiğin, gerisini hangi anlayış, ideal, düşünce dolduracaktır? Daha doğrusu, coğrafya üzerindeki politik hâkimiyet neye, hangi medeniyet değerlerine hizmet edecektir? Bu soruya cevap arandığı zaman ister istemez jeokültüre doğru yol alınacaktır.

JEOKÜLTÜR
Jeokültür çok daha kapsamlı bir kavramdır. Buna coğrafya ile kültürün bütünleşmesi; belirli bir coğrafyada, kültürel yakınlıkların siyasi ve iktisadi kazanca dönüştürülmesi de denebilir. Jeokültürle ilgili de teoriler bulunmaktadır.
ABD’nin küresel egemenliğini sağlamaya dönük iki teori bunlardandır: Huntington’ın ’Medeniyetler Çatışması’ ve Brezezinski’nin Büyük Satranç Tahtası’ diye adlandırdığı eserinde savunduğu Avrasya’ya egemenliği düşüncesi. Samuel Huntington, uygulamaya konulan teorisinde Batı kültürü, daha doğrusu Hıristiyan Medeniyetinin (buna özelde ABD neo-con’luğu da denebilir), başta İslâm olmak üzere diğer kültürleri karşısına alarak yeni düşmanlar ve çatışma alanları meydana getirmeyi öngörmektedir. Bu jeokültürel teoride ABD’nin yanındaki müttefiklere bakmak ’medeniyetler çatışması’ teorisinin aslında yeni bir büyük dalga Haçlı saldırısı olduğunu görmeye yetecektir.
Z. Brzezinski’nin Orta Doğu, Hazar Havzası ve Orta Asya enerji kaynaklarına ve bu kaynakların ulaştırma hatlarını içinde bulunduran coğrafi bölgeyi Avrasya’nın çatışma alanı olarak tanımlaması aslında temelde çok farklı değildir. Dünyaya egemen olabilmek için öncelikle Avrasya’ya ve bu bölgedeki enerji kaynaklarına egemen olmak gerekmektedir. Bu bölge, ’çatışma yayan bölge’dir. Öyleyse öncelikle bu bölgede bazı çatışmalar çıkarılmalı ve kontrol sağlanmalıdır. Brezezinski, bu bölgede ABD çıkarlarını tehdit eden unsurun İslâm kökten dinciliği olduğunu savunmakta ve Huntington ile aynı noktada buluşmaktadır. Tabi bu halleriyle tarihte Adolf Hitler Almanya’sının ve Avrupa’nın felaketini hazırlayan ’Yaşam Sahası’ (Lebensraum) teorisi ile Hitler’i yayılmacılığa teşvik eden, Karl Haushoffer’la, yirmi birinci yüzyılın başlarında akan kanlar ve dökülecek gözyaşlarının sorumluları, başta George W. Bush olmak üzere S. Huntington ve Z. Brezezinski olacaktır (Eslen, 2007).
Türkiye açısından bakılırsa, Balkanlar, Kuzey Afrika, Orta Doğu, Kafkasya ve Türkistan’ın merkezinde yer alan Türkiye’nin, muazzam bir jeokültürel potansiyeli vardır. Öyleyken, kendi elleriyle bu potansiyeli itip başka bir kültür bölgesine sığınması yüzünden bu güçten faydalanmaması tarihe geçecek garabetlerden birisidir. Yalnız Türkiye’nin, son asırlar takip ettiği kendine yabancılaştırıcı politikaları ile görmezden geldiği jeokültürel gücünün yabancılar farkındadır. Şu değerlendirme bu açıdan önemlidir:
"Bugün Orta Asya, Kafkasya ve Balkanlar’da –çoğu kargaşa içinde olan- yeni bağımsız devletler var; Türkiye’nin bunlara yakınlıkları bulunuyor ve bunlar Türkiye’nin kendileri bakımından aktif bir konuma sahip olmasını bekliyorlar. Fakat bu değişimlerin sonucu olarak Türkiye’nin karşı karşıya geldiği jeopolitik meseleler, jeokültürel meselelerin yanında solda sıfırdır.” (Wallerstein, 1993).
Jeokültür, kültürün etkin olduğu coğrafî alan olarak alınmaktadır. Bu iki kavram arasındaki ilişki, aslında devlet ve siyasal yönelişin temel tercihlerine kadar uzanan derin anlam farkının izlerini sürdürecek mahiyettedir. Jeopolitik anlayışta, üzerinde bulunulan ya da ufukları ülke sınırları ile kapanan bir politik görev, ülke üzerinde yaşayan insan unsuru ve onun kültürel uzantıları ile bağını görmeyen-göz ardı eden anlayış egemendir. Aslında mevcut politik gücün toplum kültürünün etkin olduğu coğrafyadan beslenmesi gerekmektedir. Eğer o kültürel güç değerlendirilirse politik gücün artacağı, kendisini daha etkin hissedeceği açıktır. Jeokültürel olgudan beslenmek jeopolitik gücün ihmal edemeyeceği dayanağı durumundadır. Bir kültürü temsil iddiası olan devlet, o kültürün etkin olduğu coğrafî alan oranında jeopolitik güce sahip olacaktır.
Almanya, “hayat sahası” dediği, vazgeçilemez gördüğü alanı bu şekilde bulup-değerlendirmektedir. Rusya’nın Panislavizmi, Bolşevizm’i (Komünizmi); etki alanını birleştirmeye dönük tamamen bir jeokültürel tezdir. Fransa’nın özellikle Fransız İhtilâli’nden sonraki yayılma çabası, ihtilâl etkilerinin yayıldığı alanla irtibatlıdır. Amerika’nın, ekonomik-siyasal faydalanma alanı, kültürel etkisinin yayıldığı yerlerle doğrudan irtibatlıdır. Hatta kültürel etkilerini kökleştiren misyoner faaliyetleri, ekonomik-siyasal hatta askerî hâkimiyetinin öncü güçleridir. Osmanlı’nın Adriyatik’ten-Çin Seddi’ne uzanan etki alanı, tamamıyla jeokültürel bir sahadır.
Şu örnek konu için ilgi çekicidir. İkinci Dünya Harbi başlarında Alman askerleri, sınırları çiğnerken girdikleri ülkelerde “karanlığın temsilcileri” olarak görülürler. Yalnız bir yerde bu durum farklıdır. Avusturya’da onlar, “devrimci kahramanlar”dır (Wallerstein, 1993, 15). Avusturya’nın köken itibariyle Alman, ana dilinin Almanca olduğunu yani jeokültürel yapıyı burada hatırlatmak yeterli gelecektir.

NİÇİN JEOKÜLTÜR?
Türkiye son asırlar, jeokültürel gücünü görmezden gelen hatta reddeden bir yapılanmanın içine girmiştir. Bu yapılanma, kültür, medeniyet değerlerinde farklılaşma ile temellendirilmiştir. Kendi kültürü yerine Batı kültürünü benimseme, aslında varlığı için iki kat tehlikeyi artırmıştır. Öncelikle beslendiği köklerden kopmayı tercih-küçülmeyi benimsemeyi, daha acısı dünkü düşmanlarına kulluğun kabulünü getirmiştir. Bunun ardından gelen adım; hayat alanı olan aslında dayanacağı-besleneceği-paslaşacağı yerlere, efendilerinin değerlerini-kültürünü taşıyarak, gelecekteki potansiyelini de tarihi hasımlarına peşkeş çekmektir.
Hâlbuki kültür, güçtür. Ekonomi, coğrafya vb. gibi.. Yalnız bu kavramları kapsayan-kuşatan, onlardan daha büyük-temel bir güç.. “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” (M. Kemal) denilerek bu güce dikkat çekilmiş, o gücü araştırmaya dönük TDK, DTCF, TTK, Etnografya Müzeleri vb. kuruluşlar oluşturulmuştur. Ama kültürün mahiyeti, medeniyet değerleri, yerli-millî köklerle irtibata geçirilmemesi yüzünden yapılan çalışmalar, Avrupa/Hıristiyan Medeniyetinin kültürel yayılmasının işine yaramış- etki alanının irileşmesini kolaylaştırmıştır.
Vatanın öncelikle kültürle vatan olduğu ve kültürle korunduğu açıktır. Devletin, kültürle var olduğu tartışılamaz. Toplum birlik ve bütünlüğünün kültürle sağlandığı bellidir. Ama hangi kültür? Türkiye’yi Avrupa sömürgesi haline getirecek bir kültür politikası, ancak kültür emperyalizminin yerli işbirlikçiliği anlamına gelecektir.
Türkiye’nin, kültürünün gücünü yeniden keşfetmesi gerekmektedir. Sömürge zihniyetinden, mandacı yapıdan, düşmanlarına gönüllü hizmet eri olma kompleksinden vazgeçmesi gerekmektedir.
Çünkü kültürel yarılma/bölünme vatanda parçalanmanın esasıdır. Birileri bilinçli bir şekilde zihinlerde bölünmeyi gerçekleştirirken, şehit sayısını artırarak birlikteliği sağlamak mümkün değildir. Dağda Mehmetçik, vatan için canını verirken şehirde, başkentte önemli kurumlar kültürel parçalanmanın- askere kurşun sıkanları besleyenlerin zihniyetine hizmet etmemelidir.
Osmanlı Devleti’nin, altı asır yaşayabilmesinin altında, temel unsur olarak kültürel güç bulunmaktadır. Balkanlar’a bakmak durumu anlamak için yeterlidir. Kültür emperyalizmi uygulanmadığı halde hâlâ Türkçe kelime kullanmayı ibadet olarak gören insanlar bu coğrafyada yaşamaktadır. Osmanlı’nın dağılması, öncelikle kültürel parçalanma ile gerçekleştirilmiştir. “Millet-i sadıka” denen toplumlar (Rum, Ermeni) ve diğerleri önce kültürel olarak zihinlerde kopmuşlardır.
Bilindiği üzere asırlarca bu topraklarda ana dili Türkçe, İncili Türkçe, dinî ibadetleri Türkçe olan Rum ve Ermeniler vardı. Kilisede ayinleri Türkçe yapılırdı. Atina’da eğitim gören bir papaz dönüşünde Rumca vaaz etmek ister. Rum cemaat, protesto eder. Bu durumu hatıratında Halide Edib şöyle anlatır:
“Konya’da, sair yerlerde oluğu gibi, bir hayli Hıristiyan kilisesinde ayin, Türkçe olarak yapılırdı. Hatta eskiden tercüme edilmiş bir de Türkçe İncilleri vardı. Bir genç papaz, Atina’da tahsili yapıp döndükten sonra, kilisede Rumca vaaz vermeye başlayınca, bütün cemaat bir ağızdan: “Babanın dilini söyle” diye haykırmışlardı.” (Adıvar, 2005, 214–215).
Aynı yerde, 1960-70’li yıllar Türkçe şiirleri ile tanınan Panos Efendilerin, Ekmekçi Haykların yaşadığı düşünülmelidir. Bu durum sadece Konya’ya has değildir. Meşhur Ermeni bestekârı ve piyanisti Komitas Vartabet, Kütahya’dan fakir bir Ermeni ailesinin çocuğudur. Ana dili Türkçedir. Yalnız şu ayrıntı önemlidir: Ermeniceyi büyüdükten sonra öğrenmiştir (Adıvar, 2005, 214).
Ne zaman ki azınlık cemaatleri, açılan ABD misyoner okulları, İngiliz, Fransız, Rus mekteplerinde yetişenler Ermenice, Rumca konuşmaya başlar, bu aslında silahlı çatışmaların da başlangıcı olur.
AB-Rusya, Amerika gibi Hıristiyan ülkelerinin oluşturduğu siyasal yapı, dünyayı tehdit eden bir coğrafyaya dönüştürülmektedir. Buna karşı, Orta Doğu, Hint, Çin-Japonya, Afrika farklı kültür havzaları bulunmaktadır. Amerika kıtası gibi eritilmekte olan bu kültür havzalarının içinde en dirençli kesim İslâm Medeniyetinin yayıldığı alanlardır. Türkiye, bu havzanın önde gelen devleti olarak hem yoğun bir tehdidin muhatabı hem de muazzam bir jeokültürel gücün sahibidir. Hıristiyan Medeniyeti, kendi içinden sivrilttiği güçlerle zaman zaman atağa geçerek karşı kültür havzalarını işgal ederek, sömürge haline getirmiş, işgal bölgelerinden çekilse bile oralardaki yönetimleri kendi emellerine hizmet edecek tipte üreterek kontrol altında tutmayı yani emperyal tahakkümünü sürdürmeyi tercih etmiştir. Güney Afrika, buna tipik bir örnektir. “Vatandaşlarının çoğunluğu, hiçbir zaman yönetim hakkına sahip” değildir. “Hiçbir zaman hükümetin, ‘kendilerinin’ olduğunu” hissetmemektedir (Wallerstein, 1993, 107).
Türkiye, Güney Afrika mı kalacak, kendi mi olacak, karar vermelidir.

JEOKÜLTÜREL YAPIYA İKİ ÖRNEK
Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Harbi yıllarında iki coğrafyadaki okul çalışması Jeokültürel yapı açısından üzerinde durulmaya değer önemdedir. Bunlardan birisi Suriye-Lübnan yani Dördüncü Ordu bölgesi, diğeri Türkistan’dır. İkisinde de niyet; bölge ile iyi ilişkiler geliştirmek, o yerlerde Türkiye’yi seven insanlar yetiştirmektir. Ama ikisinde de olumlu olan ortama rağmen, olumsuz neticeler alınmıştır. Çünkü kültürün, insan yönelişini belirleyen etkisi nedense Batı kültürü lehine kullanılmıştır.

İLK ÖRNEK
Birinci Dünya Harbi’nde Cemal Paşa, IV. Ordu’nun başında Suriye’ye gider. Maksat Kanal’dan geçerek Mısır’ı İngilizlerden kurtarmaktır.
Osmanlı Ordusu, Kanal hücumları sırasında iken, Fransızların teşviki veya Fransızları getirmek için Suriye’de bir ihtilâl teşebbüsü olduğu söylenir. Arap milliyetçiliği, İslâm dünyasını içeriden vurmak için harekete geçirilmiştir. “Suriye’deki Arap milliyetçiliği, ecnebiler elinde birer siyasî manivela gibi kullanılmıştır” (Adıvar, 2005, 234).
Cemal Paşa, bu isyan teşebbüsünü bastırmak için çok şiddetli davranır. Âliye Askerî Mahkemesi, kırk ihtilâlciyi idama mahkûm edip asar. Bir hayli şüpheli gördüklerini de Anadolu’ya sürer (Adıvar, 2005, 225).
Bunlar içinde başı kalpaklı, ihtiyat subaylığı da yapmış olan Arap idam mahkûmlarından birinin davranışı ibretliktir: “Çok sakindi, sehpaların karşısındaki tahta sıralardan birine oturdu, sırası gelinceye kadar sigara içti. Sonra sehpasını kendi seçti, boynuna ipi kendi geçirdi, son sözü: “Araplar için ölüyorum” oldu.” (Adıvar, 2005, 235). Halide Edib’in saygı duyduğu, Fransız eğitimiyle, ırkçılık virüsünü almış bu insanların akıllarına, artık son anda da Kelime-i Şahadet getirmek gelmemektedir.
Beyrut’ta Fransız manastırları, dinî mektepleri bulunmaktadır. Ayrıca burada “en yüksek mektep ve ilim müessesesi Amerikalıların”dır (Adıvar, 2005, 233). Fransızların, Arapları siyasî gayeyle etkileyebilmeleri, kurdukları okullarla mümkün olmuştur. “Dinî ve dar çerçeve içinde olsa dahi, bu vazıh (açık) tahsil sistemleri olduğunda hiç şüphe yoktur.” Etkiyi, yüz yüze görüşmelerde tespit zor olmamaktadır: “Fransız mekteplerinden gelen Arap kızları, Arapçaya hep yukarıdan bakarlardı. Bir gün kültürlü bir Arap hanıma, peynirin Arapçasını sormuştum. Yanındakilere ‘formage’ın Arapçasını bilen var mı diye sormuştu (Adıvar, 2005, 231, 258; Memoirs of Halide Edib, 401). Ayrıca, Lübnan’ın asil ailelerinden yetmiş altı yaşındaki Selim Sabit’in, “sakalı ve kıyafeti III. Napolyon’un modeli”dir. Arapların “yüksek sosyeteye mensup olanları arasında Fransızların o devrine ait kıyafetler sık” görünmektedir (Adıvar, 2005, 272). Lübnan’daki Marunit (Katolik topluluğu) Patrikhanesi, Roma’daki Papalığın bir taklididir. Marunit kardinalleri, “en münevver Fransızların üslubuyla ve telaffuzu ile” konuşmaktadırlar (Adıvar, 2005, 273).
Osmanlı hâkimiyeti altında Fransız kültürel işgali açıktır. Bu durumda Cemal Paşa yapılacak işi keşfeder: Okul açmak. Böylece Suriye dâhil Arap coğrafyası Osmanlı Devleti’ne bağlanacaktır. Onun için İstanbul’dan eğitim işini organize edecek kimseleri Suriye’ye davet eder. Halide Edib başta olmak üzere bir ara Fevziye Lisesi’nde müdürlük yapan arkadaşı Nakiye Hanım’ı (Elgün) davetlilerin başındadır. Davetliler, Suriye’deki Türk-İslâm eserlerini incelemek isteyen Türk Ocakları Reisi Hamdullah Suphi ile birlikte gelirler. Bölgede okul açmak için plan hazırlayacaklardır (Adıvar, 2005, 226). Beyrut, Lübnan ve Şam için Beyrut’ta bir ortak öğretmen okulu, adı geçen şehirlerde de altı sınıflı birer okul hazırlanacaktır. Lise ve öğretmen okulu düzeyindeki okullarda Arapça, Türkçe ve Fransızca öğretilecektir. Fransızca yerine İngilizceyi tercih etmezler. Çünkü insanların çoğu, “Fransız kültürü -biraz mübalağalı taklit vaziyetinde olsa dahi- içinde yetişmiştir.” İnsanları köklerinden koparmamak gerekmektedir (Adıvar, 2005, 233).
Peki, bölge insanına ne tip eğitim verilecektir? “Cemal Paşa, tahsil meselesini, dinî olmaktan ziyade liberal ve Garp esaslarına istinat ettirmek” istemektedir (Adıvar, 2005, 231). Halide Edib’e göre ise, Türkiye’nin “Arapları herhangi yabancı kültürden fazla Arap kültürüne bağlaması” lâzımdır. Aynı zamanda da Türk devletinin çeşitli ve zıt unsurlarını birleştirmek için, Türk kültürünü ve dilini öğretmesi gerekmektedir (Adıvar, 2005, 234).
Halide Edib, İstanbul’daki eski talebelerinden elliye yakını kadın, birkaç erkek eğitimciyi Lübnan’a getirtir. Fakat bunları yeterli görmez. Aklı Nasıra’daki Fransız rahibelerdedir. Başrahibe ile görüşürken, “idare hususunda büyük bir boşluğu doldurmak üzere” kalmalarını teklif eder. Rahibeler, kalmayı umulandan daha kolay kabul ederler. Başrahibe ile bir görüşmelerinde o, öğrenciye her hafta değil ayda bir banyo yaptırmayı, fazla serbestî vermemeyi tavsiye eder. Fransız Katolik rahibeler, ayda bir yıkanmakta, talebe arasındaki dostluk ve samimiyetin zararlı olduğuna inanmaktadırlar. Onun için mutlaka en az üç kişiyi bir arada tutmaktadırlar (Adıvar, 2005, 255–256).
Halide Edib’in planladığı Osmanlı okullarına, kayıt için yalnız yüz yetmiş beş kişi müracaat eder. Bunlardan Lübnanlıların hepsi Hıristiyan, Beyrutlular karışık, Şamlıların da hepsi Müslüman’dır (Adıvar, 2005, 258). Araplar, nedense Türk okullarına pek rağbet etmemişlerdir. Onun için Ayaşlı’nın anlattığına göre Dördüncü Ordu Komutanı, çocukları o bölgede olan subaylardan, evlatlarını vermelerini isteyecektir.
Halide Edib, idare-öğretim kadrosunu oluştururken sadece Fransız rahibelerle yakın temasa geçmez. Amerikalılarla da dostluk ilişkisi kurar. Lübnan’daki Amerikan Mektebi Müdürü Dr. Bliss, H. Edib’in müfettişliğini yaptığı Türk okullarında Arapça öğretecek hocaları ve beden eğitimi dersini verecek Amerikalıyı buluverir (Adıvar, 2005, 271). Peki, savaş içindeki bir ordunun bunca emeğinin sonucu ne olmuştur?
Beyrut’taki Fransızlardan devralınan okulda Halide Edib’in talebesi olan Münevver Ayaşlı, öğrenciliği ve hocası hakkında ilgi çekici bilgiler vermektedir: “Üç ay mektebine gittim, bir gün dahi ders görmedim. Fakat bu üç ay zarfında mevzuu tamamıyla Tevrat’tan alınma, müziği de Lübnanlı bestekâr Vedia Sabra (1876–1952) tarafından bir opera bestelendi.. Operanın ismi ‘Kenan Çobanları’ biz bu operayı sahneye koyduk ve valiler, kumandanlar, polis müdürleri huzurunda oynadık. Bu Kenan Çobanları operası benim içimi çok burkmuştu ve acı acı düşündürmüştü. Zira bu temsil, memleketin mukadderatını ellerinde tutan kimselerin önünde fütursuzca ve küstahça oynanıyordu. Bu temsil, İsrail’in bir habercisi, bir müjdecisi idi.. Allah hiçbir milleti kaba saba, kültürsüz, idraksiz, cahil idarecilerin eline koymasın, zira izmihlâl muhakkak.. Avanak avanak hepsi bu operayı seyrettiler, hiç birinin aklından bir şüphe bile geçmedi. İdarecisi olsun, kumandanı olsun, aydını olsun, hiç birisi Halide Edib Hanıma, nezaketle olsun şöyle bir sual soramadılar: ‘Hanımefendi, niçin başka bir mevzu değil de Tevrat’tan alınma bir mevzu seçtiniz? Siz yüklenmiş olduğunuz bir vazifenin tam aksi istikamette bir yol, bir gidiş tuttunuz ve İsrail propagandası yapıyorsunuz.” (Ayaşlı, 2002, 82, 84).
Lübnan’da on üç defa, ayrıca İstanbul ve Ankara’daki Türk Ocaklarında oynan Halide Edib’in Kenan Çobanları adlı operasının, besteci ve müzik nazariyecisi Sabra, “Fransız taraftarı ve ihtilâl hareketine karışmakla itham” edilip Erzurum’a sürülmüş birisidir. H. Edib, öğrencileri ile birlikte faydalandığı müzisyeni şöyle değerlendirir: “Fransızları sevmesi kadar tabii bir şey olamazdı. Çünkü on beş sene Paris’in en büyük katedralinin orgcusu, organisti olmuştu (Adıvar, 2005, 2267, 293).
Bu kadro ile ‘Fransız taraftarı olarak ihtilâle kalkışıyor’ diye kırk Arap ileri geleninin asıldığı bir yerde Türk kültürü böyle öğretiliyordu. Yalnız tespit doğru idi. Elbette kültürel yakınlık siyasi tercihleri de belirleyecek, Sabra vb.leri, kendilerini Fransızlara yakın göreceklerdi. Fransız “yakınlarının”, Amerikan Mandacılarının hassas bir bölgede, üstelik savaşan bir ordunun cephe gerisini tutacak halkı etkileme niyeti ile kurulan okullarda karşı cephedeki düşmanın kültürüne uygun eğitim vermesi nasıl değerlendirilmelidir? Bu bir bilgisizlik, cehalet, vurdumduymazlık, kültürel aymazlık mıdır, yoksa işin gerisinde başka hesaplar mı bulunmaktadır?
H. Edib’in öğrencisi, hocasının, Yıldız Sarayı’nda uzun süre memurluk yapan Yahudi dönmesi Edip Efendi’nin kızı olduğunu yazar. Yalnız dönme babanın kızı olan hocası, “Türkçü, Turancı”dır . Hem de “Semitik bir Turancı”, ırkçı, kafatasçıdır (Ayaşlı, 2002, 81).
“Garp”la savaşan Osmanlı Devleti’nin, açtığı okulların görevi; Batı kültürünü, kendisine bağlamak istediği toplumlara öğretmek midir? Bu ne yaman çelişkidir. O zaman Arap niçin “aracı” konumundaki ülkeye bağlansın ki? Doğrudan Batı ile temas kurup “efendi”ye ulaşmak daha doğru değil midir? Kültürel kimliğini dışlamayı, asırlardır farklı kesimleri birbirine bağlayan ortak medeniyet değerlerinden kopmayı, “Garplılaşmak, asrileşmek” gören “ikinci ele”, Arap niçin rağbet edip bağlansın?
Elbette bu sorular, Fransız, Amerikan misyoner okullarında yetişip, Batı kültürünü benimsemiş olanlar içindir. Değilse Kanal Cephesi’nde Türk askeri ile birlikte savaşan, şehit olan Bedevi şeyh ve erleri ile ilgili Falih Rıfkı’nın anlattıkları, jeokültürel yapının gücüne kızgın çöllerden dikkat çekici örneklerdir. Türk toplumuna, sürekli Orta Doğu’daki kültürel yakınlığı bulunan toplumlara düşmanlık aşılayan ihanet hikâyeleri anlatılmıştır. Bunların bir kısmı elbette doğrudur. Fakat İngiliz altınlarına, vaatlerine kanıp kardeşlerine ihanet ederek hem kendilerini hem de Anadolu’dan kızgın çöle giderek, İslâm coğrafyasını yani o zamanki vatanı korumaya çalışan Mehmetçiği mahvedenler olduğu gibi, asil davrananlar da olmuştur. Ve o kültürel asaleti gösterenler, ihanet tezgâhına gelenlerden çok daha fazladır.
Falih Rıfkı, Süveyş’te Türk Ordusunun İngilizlere karşı saldırılarını anlatır. Bunlar, az miktarda asker ve bedevinin; dikkatli-yorucu çöl yolculuğundan sonra, uygun gördükleri yerden kanalı yüzerek geçip karşı tarafta yaptıkları mevzi saldırılardır. Bedeviler arasında kabile şeyhleri de vardır. “Gazve”lerin bazıları kayıpsız olmuştur. Ama birinde sadece bedeviler değil, Türk subayının hep yanında olan “güneş ve ateş günlerinin sevgili yadigârı” şeyh de şehit olmuştur. Bedeviler dayanıklı, Türk komutanın emrine bağlı, cesur insanlardır. Gazveye çıkmadan önce, başlarındaki subayın da izniyle, kabile kâhini tarafından dua yapılmakta, Kur’an okunmakta, gazvenin hayırlı olup-olmadığı açıktan söylenip onlar sefere uğurlanmaktadır (Falih Rıfkı, 1334, 90–94). “Bu sırada cenubî Arabistan’ın mübarek imamını, İmam Yahya’yı hürmetle zikretmeliyiz. İmam Yahya şimalde ve şarkta isyan eden kabilelere karşı insanlarını, servetini ve her şeyini bizim için feda etti ve kıtaatımızla beraber Aden’i muhasara etti.” (Falih Rıfkı, 1334, 173).
1921’den itibaren Filistin Müftüsü ve sonra Filistin’in liderliğini yapan Emin el-Hüseynî (1897-1974), Birinci Dünya Harbi’nde Çanakkale Cephesinde gönüllü olarak savaşmış birisiydi. Arap âlemindeki Batı yandaşlarına karşı, “Türkler olmasaydı Fas, Tunus, Cezayir, Libya, Mısır, Sudan, baştanbaşa Afrika çoktan Endülüs haline getirilecekti” uyarısını yapmaktadır. İngiliz desteğiyle Yahudi yerleşim ve devletinin kurulmasına karşı mücadele veren bu müftünün, Osmanlı Devleti’ne Türklere karşı farklı bir muhabbeti bulunmaktadır. Bir uluslar arası kongrede, Cezayir ve Tunuslu iki Müslüman’ı Fransızca konuşurken görür. İki Arap’ın, Arap devletlerinin sorunlarının görüşüldüğü bir toplantıda Fransızca konuşmasının nasıl iş olduğunu sorar. Cevap şöyledir: “Hocam, mazur görün. Bizim kültürümüz Fransızcadır. Arapça avam lisanını konuşabiliyoruz. Fakat derin mevzuları ifadeye Arapçamız kâfi gelmiyor. Fransızca konuşmaya mecbur oluyoruz. Böyle yetişmişiz.” Fransa yüz yıl kaldığı ülkede yerli kültürü, ana dili unutturup kendi diliyle konuşma mecburiyetini getirmiş, ama Osmanlı dört yüz kaldığı ülkede, bırakın yerli kültürü asimile etmeyi, vali, kadı vb. yöneticilerine, gençlerine bile Arapça öğretmiştir (Düzdağ, 2007/2, 240–244). Arabistan’ın kum, deve, hurma ve sıcağından başka bir şey görmediği, 1946’lardan sonra etkisi hissedilen petrolden faydalanmadığı halde, kurduğu Mekke-Medine vakıfları, Sure Alayları ile sürekli Hicaz yöresini kollamış, Mekke-Medine fukarasına yardım etmiştir. Bin bir emek yapılan Hicaz Demiryolu, sadece coğrafyayı değil, kalpleri de bağlamak içindi. Ama İngiliz emperyalizminin nifak çabası ile Şerif Hüseyin’in isyanı başlayınca son Sürre Alayı 1916’da geri dönmek zorunda kalmıştır. Bedeviler, tren yollarını zevkle tahrip etmişler, Osmanlı izlerini silme gayretine düşmüşlerdir.

1882’den itibaren İngiliz işgaline uğrayan Mısır’daki durum da ilgi çekicidir. Zira Kral Fuad zamanında sarayda “Türkçeden başka dil konuşulmazdı”. Kumar ve kadın düşkünü, İngiliz güdümündeki oğlu “Faruk, kral olduktan sonra Sarayda Türkçe konuşulmasını yasak” eder. Ama buna rağmen “damarlarında Türk kanı taşımak Mısır’da asaletin tek simgesi sayılırdı. O kadar ki, Kahire’nin seçkin lokallerine, örneğin ‘Mohammed Ali Kulübü’ne üye olabilmek için mutlaka Türk asıllı olmak gerekirdi”. (Dikerdem, 1977, 27). 1952’de bir darbe ile indirilen kralın durumunu, Mısırda uzun süre görev yapan bir diplomat bu şekilde anlatmaktadır.

Bir tarafta Fransız eğitimi, İngiliz tesiri altında ihanet eden Arap ileri gelenleri, diğer tarafta ateşin içinde vatanı savunmak için gelen Türk ordusunun yanında savaşan Bedeviler.. Jeokültürel yapının etkisini burada görmemek mümkün değildir. Suriye örneğinden fark edileceği üzere, Türkiye’nin yöneticileri, elit zümresi jeokültürel yapı konusunda duyarsızdırlar. Ama yayılmacı düşman, işin farkındadır. Osmanlı’nın,“İslâmî dayanışma”dan kaynaklanan bölgedeki “jeopolitik gücünü” yıkmaya yönelik tedbirlerini almışlardır. Bunun için etnik ayrımcılığı olanca güçleriyle ayağa kaldırmaya çalışmışlardır.
Aslında dün yapılan ile bugün gerçekleştirilmeye çalışılanlar arasında fazla fark yoktur. İlk Körfez Harekâtından sonra götürülüp eğitilerek “etnik kimliği azamî seviyede uyandırılan yedi bin Kuzey Iraklı”, bugün nasıl peşmerge devletinin mayası yapılıyorsa, dün Araplar için yapılan da aynıdır. Yeni piyon müttefikler oluşturmak, onları silahlandırarak, politik destek vererek ana vatana karşı kullanmak..
Tespitler itiraf gibidir: “Hem ulusçuluk hem de uluslar arasıcılık kapitalist gelişmenin tarihsel eğilimlerinin sonucu olarak ortaya çıktılar.” (Wallerstein, 1993, 189). Bunun Rus versiyonu, Lenin tarafından “ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı” olarak ilân edilecekti. Hıristiyan Medeniyeti ve yer kürede hâkimiyeti yayıldıkça ulusçu hareketler de gelişiyor kuvvetleniyordu. Egemen kuvvetler, uluslar arası yayılmacılıklarını (Darvinizm), pozitivizmle ideolojik yönden güçlendiriyorlardı (Wallerstein, 1993, 195, 197). Artık Avrupa’ya ait olan şeyler ileri, diğerleri ise ilkel olarak etiketleniyordu. Bu aynı zamanda Avrupa’nın, Fransa’nın başını çektiği “medenileştirme misyonu” ile de örtüşmektedir (Wallerstein, 1993, 198, 285).

Jeokültürel yapıdaki zihnî bölünme, vatanda parçalanmayı hızlandırmak için azdırılmıştı.

İKİNCİ ÖRNEK
Kültür coğrafyamızın önemli merkezlerinden birisi hatta en önemlisi olan yer Türkistan’dır. Türkistan, asırlarca evlatlarını sürekli batıya göndererek, Anadolu ve çevresinde yeni bir vatanın kurulmasını sağlayan anavatandır.
Birinci Dünya Harbi başlarında beş Türk, Türkistan’da Osmanlı Devleti lehine, Çarlık Rusya’sı aleyhine bir toparlanış meydana getirilmek üzere gönderilirler. Karşı cephedeki İngiliz, Rus güçlerini, istihbaratlarını atlatarak Türkistan’da etkin olmak zorundadırlar. Tüccar kılığındaki bu insanların güçleri, paraları-silâhları değildir. Talihleri elverirse irtibat kuracakları insanların, kafa ve yüreklerindeki değerlerle kendi yüreklerindekilerin ortaklığıdır. Şu örnek etkileyicidir. Pamir buzlarını aşarken bir Kırgız çadırına “Tanrı misafiri” olarak girerler. Ağaçsız, otsuz karı-buzulu çok bir bölgedir. Çadırda yakacak bir şey yoktur. Ama çadır sahibi gelenlerin İstanbul Türk’ü olduğunu öğrenince onlara itibar eder. Yakacak, tezek-odun bir şeyler arar. Bulamayınca atının eğerini kırıp ateş yakar. “Hasretine kavuşmuş deli gibidir”. “Şerefli yurttan gelenler büyük ve muhterem kişiler olmaz da ne olurlar?” demektedir. Para vb. teklifleri de o garip haline aldırmadan reddeder. Onlar “hırsızlık ve alçaklıktan, yalan ve riyadan arınmış olan millettendir” (Adil Hikmet Bey, 1998, 103, 273). O yürek bağı, kısa süren bir çalışmanın sonucunda iki yüz elli bin kişilik bir Rus ordusunu üzerine çekecek bir kalkışmaya dönüşecektir. Yalnız günümüzle irtibatından dolayı okul örneği üzerinde durulacaktır.
Aslında Osmanlı Devleti, harp içinde Türkistan’a beş Türk göndermez. Daha önce de irtibatları vardır. Daha savaş başlamadan 1913 yılında sadık İttihatçılardan bir idealist eğitimci, Doğu Türkistan’a gönderilir. Doğu Türkistan, Çin esaretindedir. Yalnız gevşek Çin yönetiminde Rus etkileri de hissedilmektedir.
Bin bir meşakkat içinde yedi yıla yakın süren bu teşebbüs, “İdealist bir Osmanlı aydınının, düşünceleri uğruna atıldığı akıl almaz bir serüvendir”. Planlama, Dâhiliye Nazırı Talat Bey (Paşa) tarafından Ziya Gökalp ile parti “Merkez-i Umumisinde” istişare sonucu yapılmıştır. Talat Paşa’nın göndermeden önceki son öğüdü; “Öz ata diyarlarını kaplayan kara cehalet bulutlarını dağıtmaya çalışmak hepimize millî bir borçtur. Bu gaye uğrunda fikirler işleyecek, icap ederse silâhlar çarpışacak, mutlak bu gönül arzularımızı tecelli ettireceğiz. Bu azimli kararlarımızı o esir diyarlarda bulunan kardeşlerimize tebşir ediniz. Yürüyeceğin bu yollarda serrini ver sırrını verme, karda gez izini belli etme. İcabında da teessür duymadan ve ah demeden canını ver. Göstereceğin metanet ve cesaret geride kalanlara bir misal-i şecaat olsun” şeklindedir. Ziya Gökalp’ın öğüdü de dikkat çekicidir: “Size verilen vazifenin kutsiyetini takdir ettiğinize eminim. Yolun çok tehlikeli gibi görünür, fakat bu yolun sonunda bilinmeli ki cennet vardır. Gaye mukaddestir.. Girdiğin ilin adetlerine uy.. Sen şimdi bu diyarlara gönül avcılığına gidiyorsun. İyi ahlâk, tevazu ve feragat en müessir silahın olacaktır. Halkı arzularınıza tabi kılmak için evvela kalpleri kazanmak gerektir. Ekeceğin tohumlar canlı ve feyizli mahsuller ve varlıklar yetiştirecektir.” (Habibzâde Ahmed Kemâl, 1996, 13–15).
Rodoslu Ahmet Kemal (İlkul), Karadeniz, Rusya üstünden Doğu Türkistanlı hacılar içine karışarak çıktığı yolculuğun sonunda Kaşgar’da okul açar. Kendisini İstanbul’dan götüren Musa Bayzade Baheddin Bay’dır (1851–1928). Okulun adı; Darulmuallimîn-i İttihat’tır. İstanbullu müdür, burada altı yıl kadar çalışır. Kendisine dershaneleri geniş, yatakhaneleri temiz ve havadar güzel bir bina tahsis edilmiştir. Fakat Türkiye’den gelen bir Türk’e muhabbete rağmen, bir süre sonra mektepten çocuklar alınmaya başlar. Sebep; İttihatçı, heyecanlı vatansever müdürün taşıdığı kültürel değerlerdir. Bu durumu, gene İttihat ve Terakki ile irtibatlı Türkiye’den daha sonra giden “Beş Türk” de fark etmiştir. Zira okulu ziyaret ettiklerinde onun küçük mescidini de gezerler. Mescide gördükleri manzara dikkat çekicidir. Zira mihrap tarafında, Mahmut Şevket Paşa ile Enver ve Niyazi Beylerin resimleri asılıdır. “Camiye resim asmak bütün ahalinin yüzüne bir tokat atmak demektir.” Fakat Türkiye’den giden müdür, bu kadarla kalmaz. Şerefesinde eşek olan bir minare resmeder. Eşeğin başında sarık sarılıdır. Sonra bu resmi şapiroğrafla çoğaltarak dağıtır. Müdürün, “medeniyet hakkındaki” düşüncelerinin ürünü olan bu tür çabaları; toplum, ulema ve onların tesiri altındaki halk üzerinde etkili olmuştur. Bunun üzerine Türkiye’den üstüne gidenler, yanlışı düzeltmek için, okula yeni bir plan ve program yapmaya çalışırlar (Adil Hikmet Bey, 1998, 116, 118–119).
Aynı konuda, Ahmet Kemâl de Hâtıralarında ayrıntıyı bu şekilde olmasa da doğrular mahiyette bilgi verir. Şehirdeki “iğrenç taassuba karşı, müdafaa” için Kurban Bayramının dördüncü günü “Cahil Peder-Katil Oğul” adlı öğrencilerini çalıştırdığı tiyatro eserini okulda seyrettirmeyi düşünür. Okul açılalı altı ay olmuştur. Başka yer bulunamadığı için perdeler, önceden Mescid olan yere kurulup oyun orada oynanır. Program sunulduktan sonraki günler, Kaşgar’da “İstanbullu efendi mescide suret asmış!” sözleri yayılır. İleri gelenler toplanarak, “suretin haramlığından, mektebin şeriata muvafık olmadığından” bahsederler. “Usul-i ceditçiler Allah’ı tanımazlar, dine itikatları yoktur, ahkâm-ı şeriata riayet etmezler!” gibi suçlamalar çoğalır. Her taraf bu tür dedi-kodu ile doludur. Yalnız “İstanbullu Efendi”, “bir suret meselesinin efkâr-ı umumiyede bu kadar acı bir tesir hâsıl edeceğini zannetmemiştir”. Çin işgali altındaki Kaşgar’da, “yeni hayatı” savunan yenilikçi, “Darulmuallimîn-i İttihat”ın ilk sonucunu şöyle anlatır: “evvelce verilen çocukların geri alınmasında, cahil halk ısrar ediyordu. Zaten çocuklar, bir gün evvel mektepten kaçırılmış, yalnız on beş kadar şehir çocukları kalmışlardı.” (Habibzâde Ahmed Kemâl, 1996, 55–60).
Geliş, gönderiliş nedeni ile elde edilenlerin farklılığı müthiştir. Sebep, niyet ne olursa olsun Türkistan’da Batı kültürünün “taşeronluğu” yapılmaktadır.
Hâlbuki Türkistan’da yaşayanların kimliğini oluşturan ana unsur, Türk kültürü ve Müslümanlıktır. Türk Dünyası, Türk Birliği ancak o öz çerçevesinde buluşup dayanışabilirdi. Bunlar bölücü değil birleştirici unsurlardır (Kozyrev, 2007, 357–358).
Hoca Ahmet Yesevi Türbesi, Kazak Hanlığı’nın doğduğu, Kazak büyüklerinin yattığı yer, Kırgız, Özbek için Türkistan’ın kalbidir. Aynı şahsiyet, Türkiye için, Anadolu’nun Türkleştirilmesi ve İslâmlaştırılması sürecinin kanaat önderidir. Yusuf Has Hacib’in ortaya koyduğu bilinçte, Rus’un parçalamaya çalıştığı toplumlar ancak birleşir ve kardeşlik ruhunu diriltirler.
Abdürreşit İbrahim, aynı coğrafyaya her gidişinde müthiş itibar görmüş yörede etkili olmuştur. Ama onun yüreğinde beslediği değerler, yöre halkı ile örtüşmektedir.
Enver Paşa’nın denemesi, Basmacılar hareketi değerlendirilmesi gereken bir tarihî olaydır. Alman istihbaratı, Türkiye’den Almanya’ya kaçan İttihat ileri gelenleri ile Bolşevik Rus yöneticiler arasında irtibat kurup, İngilizlere karşı ortak hareket geliştirme çabası içine girmişlerdir. Bu durum onların, jeokültürel gücün farkında olduklarını göstermektedir. Sonuç şahadet olsa da Enver Paşa, yirmi bin asker toplayarak Ruslara karşı orada hem de yıkım devrinde bir karşı direniş oluşturabilmiştir. Türkiye’de ikbal ve istikbal neyi varsa kaybeden bir eski asker ve siyasetçinin Türkistan’da etkili olabilmesinin altında kültürel ortaklık dışında ne aranabilir?
Şu değerlendirme buraya alınacak önemde gözükmektedir: “SSCB yok artık. Avrupa kıtası üzerinde Marksist-Leninist rejimler yok. Irak ile ABD arasında bir savaş yaşandı. Yugoslavya federe devleti parçalanma sürecinde, ABD ve müttefikleri, Bosna’da akan kanı durdurma hususunda iktidarsız yahut isteksiz olduklarını gösterdiler. Türkiye için yakın bir döneme kadar vazıh olan durum, yerini jeopolitik belirsizliğe bıraktı. .Tıpkı bugün dünyanın her köşesinde olduğu gibi Türkiye’de insanlar kimlikleriyle çok alakadar hale gelmiş bulunuyorlar: Batılılarca empoze edilen ve hiyerarşik bir dünyada gerçekte onları dışlamış olan, onları (bugün de) tâbi durumda tutan bir sözde evrenselcilik içinde tarihsel olarak inkar edildiğini hissettikleri bir kimlik.. Kimlik siyaseti, özgürleştirici fakat aynı zamanda çatıştırmacıdır. Mesele herhangi birine saygısızlık etmeden çok sayıda kimliğe yer bulacak ne türde bir manevi düzen inşa edebileceğimizdir.” (Wallerstein, 1993, 9–10).
Jeokültürel öneme dikkat çekme doğrudur. Fakat Batılılar, dünyada ne tür bir “manevi düzen inşa edebileceklerini” on yıl içinde göstermişlerdir. Ülkeleri işgal ederek, insanın en tabi varlık hakkını ortadan kaldırarak korkunç bir soygun, yıkım, kan-ateş içinde farklılıkları sindirerek yeni dünya düzeninin nasıl kurulacağı hakkında dünyayı aydınlattılar. Orta Doğu planının adının “Kan Sınırları” olması artık kimseyi şaşırtmıyor. Gerisine sığınılan terör vb. gerekçeler artık gerçekleştirilenlerin yanında çok masum kalmaktadır. ABD çevresinde yer alan küresel aktörler; adil, insanî olabilecek bir kültür ve medeniyet değerinden henüz yoksun bulunmaktadırlar.

SONUÇ
Kültür, artık ekonomi gibi, coğrafya gibi stratejik bir güç olarak değerlendirilmektedir. Kültürün, kimlik oluşturucu, millî gücü meydana getiren, birleştirici, kaynaştırıcı yönü ihmal edilemez önemdedir. Kültürün yayıldığı coğrafyanın devletlere, toplumlara sağladığı güç ise jeopolitik olarak değerlendirilmektedir. Türkiye, askeri, ekonomik, sosyal güçleri nasıl ihmal edemiyorsa hepsinin de üstünde olan bu potansiyeli de görmezden gelemez. Geçmişteki yanlışlar, bir cihan devletinin parçalanarak bizi nereye getirdiği bellidir.
Geçmişteki yanlışların, hayati olanları da kültür ve medeniyet değerlerine ait olanlarıdır. Zira kültürel sapma, devlet ve toplum yapısında derin yaralar açmıştır. Bu yönden bakılırsa, Jön Türkler ile Rum-Ermeniler içindeki komitacılar aynı işlevi görmüşlerdir. Komitacılar, çetnikler, ayrılıkçı, bölücüler; Yunanistan’ı ana vatan gören çeteler, Ermeni devletini kurmak için dış güçlerle işbirliği yapan insanlardır. Jönler de ortak toplantılar düzenledikleri dönem gibi, yollarının ayrıldığı zamanlarda da bir yönüyle benzerlik gösterirler. Zira Türk kültürü, İslâm Medeniyeti ile Batı kültür ve medeniyeti adına çatışma halindedirler. Onun için İngiliz-Fransız, ABD okullarında yetiştirilirler, onların desteğini görürler. Gerektiğinde onlar tarafından yurt dışına kaçırılırlar, desteklenirler. Üstelik temeldeki ilerilik iddiasına rağmen, ilim-teknoloji alanında gelişmeci-kalkınmacı, atılımcı değillerdir. Bütün güçleri ile Türk kültürü-İslâm Medeniyeti ile çatışmayı ilerleme görürler. Bu çatışma kim adına yarar sağlayacaktır? Elbette fayda, kendi toplumlarına değil, benimsenen kültürün sahibi mandacı, sömürgeci kültürler ve devletlerinedir. Türk devletini dönem dönem İngiltere, Almanya, ABD’ye bağlayanlarla Rum Efzunların-Palikaryanın, Bulgar-Sırp Çentiklerin, Ermeni komitacılarının farkı nedir? Birisi vatanı korumayı, diğeri açıktan bölmeyi amaçlamaktadır. Ama sonuçta acı da olsa belirtilmelidir ki, direnç noktasına saldırıda aynılık vardır. İkisi de kültürden kopmakta, bölücülüğe alt yapı hazırlamaktadır. Türkiye, Yunan ordusu ile savaşmış, ama Yunan güçlerini hazırlayan, Ermeni-Rum çetelerini her yönüyle donatan 400’ü aşkın Amerikan misyoner okulu ile İngiliz, Fransız kolejleri ile onların gerisindeki Batı Medeniyeti ile kültürel mücadelesini vermemiş tam aksine teslim olmuştur.

Niçin?
Çünkü Tanzimat nesli, Osmanlı’ya 600 yıl, üç kıta üzerinde güç sağlayan jeokültürel olgunun İslâm Medeniyeti ve onun yönlendirdiği Türk kültürü olduğunun farkında değildir. Günümüzde, dağıtılan, inadına etnisite uygulanarak parçalanan Türk-İslâm coğrafyasında, birlik ve beraberliği sağlayacak yegâne jeokültürel olgunun, yine en genel anlamda ortak nokta olarak İslâm Medeniyeti olduğu açıktır. Türk ve İslâm dünyasının kaynaştırıcısı olarak jeokültürel yapının, Türkiye’ye ve ezilen İslâm toplumlarına hayatî bir güç sağlayacağı da açıktır. İslâm coğrafyasının bu jeopolitik gücünün farkında olan ABD ve müttefiklerine, İslâm Medeniyetine karşı açtıkları çok yönlü Haçlı seferinde destek olanlar, ya açıktan bu coğrafyanın düşmanları veya yerli işbirlikçileridir. Türkiye’nin, jeopolitik gücünün farkında olması ve bunu kendi korkuları, sınırları içine hapsetmemesi gerekmektedir. Bu gücün devlete, rejime güç katacağı artık anlaşılmalıdır. Değilse, rejim de resmî yapı da gücü, hasımlarının ianelerinde arama garabetine devam edeceklerdir. Onun için devlet-millet kaynaşmasıyla kopukluk ortadan kalkacak, jeokültürel güç kendini hissettirecektir. Bu yüzden, toplum kesimlerinin kimliğinin oluşumunda İslâm’ın belirleyici olmaktan çıkartılmasına son verilmeli, siyasi, askeri ve yüksek öğretimde ancak bu vatanın hasımlarının işine yarayan takıntılardan vazgeçilmelidir.
Zira Batı daha doğrusu Hıristiyan Medeniyeti ile karşılaşma sonucu çöken, İslâm Medeniyeti değildir, Osmanlı Devleti’dir. Hıristiyan Medeniyetinin değerlerini benimseyerek ve onlara özenerek kurtulacağını, güçleneceğini sanan iç güçlerle, saldırgan medeniyetin güçleri Osmanlıyı birlikte ortadan kaldırmışlardır.
Cumhuriyet, Haçlı saldırılarının topyekûn çullandığı, uzun-yıpratıcı savaşların ardından yine masa başı savaşlarının sonunda kurulmuştur. Dönemin ileri gelenleri, Hıristiyan Medeniyetinin ya da daha özgün ifadeyle “Tek dişi kalmış canavar”ın pençesinden fiziken kurtarabildikleri yerlerde; onunla anlaşarak, uyum sağlayarak hayatta kalabileceklerini düşünmüşlerdir. Onun için, özgün medeniyet değerleri yerine, “tek ve doğru medeniyet” olarak telkin edilen Hıristiyan Medeniyetine yönelinmiş, yerli kültür ve medeniyet değerleri halk tarafından değilse bile resmen ya dönüştürülmeye çalışılmış veya reddedilmiştir. Bu durum devrin bir zorunluluğu olarak görülmüştür. O geçici olması gereken zorunluluğun telkin ettiği jeopolitik anlayış; bu coğrafyada yaşayabilmek için Batı değerlerinin taşeronu, sadık müttefiki olmaya devam etmektir. Bu tercih, belli bir süre sonra ancak, uydu/uşak toplum-devlet üretmeye yarayacaktır. Milletinin devleti olma yerine, halkı ile medeniyet kökleri ile çatışmak, Batı adına kendi kültür ve değerleriyle savaşmak, sadece başkalaşımın değil, istendik bir ölümün de habercisidir
Türkiye’nin artık, yaşamak için tedrici ölümü tercih etme; gönüllü emperyalizm emir erliğine soyunma devri bitmelidir.
Çünkü büyü sona ermiştir. “Amerika, Atlantis’in öte yakasındaki iyi güç” değildir. Hıristiyan Medeniyeti, insanlığın ulaşabildiği tek medeniyet değildir. Onlar, medeniyet götürme adına girdikleri her yeri mahveden, etnik-sosyal çatışmaları azdırıp işgal alanlarını kan gölüne dönüştüren modern Haçlılardır. Gözünü, menfaat, hırs ve kan bürümüş Haçlıların, insanlığa verecekleri bir üst değer, güven, adalet, huzur yoktur. Yaşanan örnek olarak Afganistan’a, Irak’a bakmak hem büyüyü bozacak hem vahşetin boyutlarını gösterecektir.
Karahanlı-Büyük Selçuklu-Anadolu Selçuklu-Osmanlı silsilesi ile Cumhuriyete ulaşan kültür ve medeniyet değerlerinin, etkilerinin var olduğu, yaşadığı coğrafya; Türkiye’ye, jeokültürel yapısının devasa-evrensel gücünü hatırlatmaktadır. Türkiye, Batı değerlerinin taşeronluğundan, Batının da ihtiyacı olan medeniyet değerlerinin kişilikli taşıyıcılığına kendini yükseltmek zorundadır. Bu sadece kendisi için değil insanlık için de bir görevdir.
1914’te, 1990’larda asırlar boyu ele bir geçen fırsatlar; jeokültürel yapıyı tepen, taşeronluğu benimsemiş devlet adamları tarafından değerlendirilememiştir. Toplumsal arayış ve yönelişin günümüzde sunduğu altın fırsat tepilmemelidir. Türkiye’nin kültür ve medeniyet değerleri, onun yayıldığı coğrafyanın sağladığı müthiş jeokültürel güç; dün olduğu gibi Hıristiyan Medeniyeti ve onun temsilcileri adına yeniden heba edilmemelidir.

NELER YAPILABİLİR?
Dünyada güçlü olmak, etkinliğini artırmak isteyen milletler ve onlara hizmet eden devletleri, jeokültürel yapılarını göz önünde tutan somut oluşumlar geliştirmektedirler. Avrupa Birliği, bunun günümüzde en belirgin örneklerden biridir. Halkı Hıristiyan olan devletlerin yönetimleri, medeniyet değerlerinin etrafında uzun soluklu bir birliği meydana getirmeyi başarmışlardır. Başlangıçta, kömür, demir birliği, Ortak Pazar, Avrupa Ekonomik Topluluğu gibi adlarla bazı mesafeleri alan birlik, artık, para birimini ortak hale getirmiş, ortak parlamentoyu kurmuş, gümrük birliğini gerçekleştirmiş bulunmaktadır. Ortak ordu vb. diğer noktaları da güçlendirerek halen yirmi beş devletin üye olduğu çok yönlü bir kuvveti meydana getirmiş bulunuyorlar. Türkiye’nin 1963’ten bu yana giriş çabası ise sürekli bir yerlere takılmıştır. Türkiye müracaat ettiğinde, adı sanı okunmayan, Demirperde ülkesi olan devletler şimdi öne geçirilmiş; Türkiye’nin rızasını almak zorunda olduğu üye statüsüne kavuşmuşlardır. Ama Türkiye’nin yarım asırlık katılma çabası, yine çeyrek asır ötelenmiş bulunmaktadır.
Bizim coğrafyamızla yakından ilgilenen devletlere bakınca, Orta Doğu’da olmayan şeylerin, Hıristiyan ülkelerde varlığını görmek dünyanın geleceği açısından sıkıntı vericidir.
Çağımızın baş aktörü durumundaki ABD, Batının dünyaya bir hediyesidir. Amerika Birleşik Devletleri, çekik gözlü Çinliden Japon’una, Avrupalı milletlerin her birine, kara derili Afrikalıya varıncaya kadar onlarca farklı ırktan ve yüzlerce ayrı mezhepten insanı bir araya getirip “Amerikalı” olmanın gururunu duyar hale getirmektedir.. Başlangıçta İngiliz ileri karakolu olan ABD, bağımsızlık mücadelesi ardından iç oluşumunu gerçekleştirip güçlendikten sonra kültürünü-etkisini yaydığı yerlerle kendi özel manyetik alanını oluşturmuştur. Çağın en saldırgan haçlı gücü durumundaki bu devlet, küresel saldırılarında jeokültürel gücü yanına çekmeyi, özellikle kültürel yakınlık kurduğu ve medeniyet değerlerinde örtüştüğü ülkeler üzerinden başarabilmektedir. Artık elli iki eyalete, yenilerini eklemekle meşguldür. Eklenilen yeni eyaletler, nedense hep İslâm ülkelerindendir: Afganistan, Irak gibi..
Amerika’nın kaynağı, tabii müttefiki olan Avrupa ülkelerinde de benzer oluşum var. Bir defa her ülke, özelde kendisini merkeze alarak milletler topluluğunu oluşturuyor. Diyelim ki, Birleşik Krallık olarak İngiltere’nin başını çektiği İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth of Nations) 1931 ile 1999 arasında 53 devleti birlik içine katmış bulunuyor . Her kıtadan, İngiltere ile geçmişten günümüze ilişkileri bulunan devletler, devletçikler ki aralarında, 1961’de birliğe dâhil olan Güney Kıbrıs Rum Kesimi de bulunuyor. Dünyayı kuşatır tarza resmedilen ortak bayrakları, olimpiyat türü "İngiliz Milletler Topluluğu Oyunları" düzenlenmekte, katılan ülkelerin askeri ve siyasi yetkilileri, bazı anma günleri ve törenlerinde bir araya gelmekte, çok yönlü işbirliği ve dayanışma faaliyeti içinde olmaktadırlar. Commonwealth’ın “ortak çıkar, fayda” anlamına gelmesi, devletlere “bağımsız” olduklarının söylenmesi, birlikteliğe engel olmamıştır.
Benzeri bir durum diğer Avrupa ülkeleri arasında da bulunmaktadır. Diyelim ki Fransızca konuşan milletler topluluğu, yirmi yedi ülkeden oluşmaktadır. Fransa’nın başka kökenden gelen insanlara Fransızcayı koruma, öğretme konusundaki fedakârlığı, o gücü bütün dünyada büyütme çabası yönünden değerlendirilmelidir. Aynı çaba diğerlerinde de bulunmaktadır. İspanyolca konuşan milletler topluluğuna yirmi ülke katılmaktadır. Almanca konuşanların da kendi aralarında tarihî dayanışmaları açıktır. Üstelik bu ülkeler, ayrıca bir de Avrupa Birliği’ni kurmuş bulunmaktadırlar. Avrupa Birliği, artık 1940’lı yılların Kömür-Demir Birliği değildir. Ortak parlamento oluşturulmuş, ortak para birimi yürürlüğe girmiş, ortak ordunun kurulmasına çalışılmaktadır. Hıristiyan Medeniyetine mensup ülkelerdeki birlik aşkını, Rusya’da gözlemek de mümkündür. Glasnosttan hemen sonra Rusya’nın, kendisinden kopan, bağımsızlığını ilân eden devletlerle Bağımsız Devletler Topluluğu’nu (BDT) kurma yolunda kat ettiği mesafe büyüktür. Böylece dünya üzerinde dev bir güç olduğunu yeni birliktelikler kurarak ortaya koymaktadır. Bağımsız devletler topluluğuna bu anlamda Şanghay İşbirliği Teşkilatı’nı da eklemek gerekmektedir. 15 Haziran 2001’de Rusya, Kazakistan, Çin, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan’dan oluşan altı ülkenin katılımı ile çok yönlü bir yeni oluşum, dayanışma ve birliktelik gerçekleştirilmeye başlanmıştır.
İçinde bulunduğumuz coğrafyada ise, birlikteliklerden çok ayrılıklar öne çıkmaktadır. Osmanlı coğrafyası, altmış dört parçaya bölünmüştür. Hıristiyan unsurların bölünmede önü çekmesi, Haçlı Medeniyetinin önceliği onlara vermesindendir. Ama Sırp, Rum, Bulgar, Ermeni bölücülüklerinden sonra sıra İslâm unsurlara getirilmiştir. İşgallerle koparılan Fas, Cezayir, Tunus, Mısır, Libya’dan sonra Arnavutluk gitmiştir. Sona kalanlar içinde, tek devlet ve Hilâfet vaadi ile bölünen, bin bir entrika ile ırkçılık-ayrımcılık aşılanan Arap ülkeleri, yirmi iki parçaya bölünmüştür. Türkiye, Osmanlı Devleti’nin varisi, o 64’ten biri olarak yaşamak istemektedir. Ama Türkiye’yi yeniden parçalama çalışmaları hız kazanmış bulunmaktadır. PKK, Talabani, Barzani; dün İngiliz aleti olan bazı Arap ileri gelenlerinin günümüzdeki tipleri durumundadır. Dünkü Arnavut, Arap ırkçılığı kışkırtmalarının yerini Kürt ırkçılığı almak üzeredir.
Soru zihinlere düğüm atmaktadır: Niçin Hıristiyan dünyası kendi içinde birlikler kurarak, güçlenip dünyayı, özellikle İslâm Âlemini birer birer sömürge toplulukları içine katarken, İslâm Medeniyeti’nin sahipleri durumundaki toplumlar bölünmeye bu kadar teşne olmaktadırlar? Dünyanın en zekileri hep emperyalistler de en akılsızları, onların karşısındaki toplumlar mıdır? İsrail zulmü karşısında bir türlü dayanışmayı beceremeyen, vatan düşmanı ile uğraşacağına birbirini eriten Filistin örgütleri, Kuzey Irak, Afgan elleri, Pakistan hali pür melâli yukarıdaki soruya “evet” mi dedirtmektedir? Avcıların tuzaklarına düşmeye bu kadar “teşne” olmak; akıl, vicdan, izan, iman, insan sorunu değilse nedir?
Güçlü saldırganlar, güçlerine güç katacak birliktelikler oluştururken, mazlum toplumların ayrışmasının bir sebebi hikmeti var mıdır?
AB, bir kültür ve medeniyet değeri ortaklığı olan geniş dairedir. Bu daire içinde Almanya, iki iken bir devlet haline gelmiş Avusturya’nın da tarihî yakınlığı ile kendi içinde daha özel bir jeokültürel birlik oluşturmuştur.

Benzeri bir durum için Türkiye, hepsinden daha gerçekçi bir alt yapıya sahiptir. Türkiye, iç daire olarak Türk Birliği yönelişini hayata geçirebilecek bir jeokültürel zemine sahiptir . Büyük daire olarak da İslâm Birliği yolunda dev bir birikimi bulunmaktadır. Üstelik İslâm Birliği konusunda, AB ve ABD’ye göre çok daha elverişli durum ve haklı gerekçeleri bulunmaktadır. Ekonomik, kültürel işbirliklerine, ortak savunma-dayanışma birliktelikleri eklenerek çok somut adımlar atılıp, daha ileri kademelere doğru yol alınabilir. Yalnız bunun için öncelikle, iç dairelerde yerli-millî yönetimlerin bu konuda kararlı olması gerekmektedir. Hıristiyan Medeniyeti adına ülkelerinin başında bulunan yönetimler ancak, dış güçlerin işbirlikçiliğine takılıp kalmaktadırlar. Kardeş kavgasının kızıştırıldığı alanlarda, yerli işbirlikçilerin bizim coğrafyamızın insanlarına, kendi ülkelerine ne kadar pahalıya mal oldukları açıkça görülmektedir. Filistin’de kardeşler; saldırgan, emperyalist güçlere karşı varlıklarını omuz omuza vererek savunacak yerde bir birine kurşun sıkmaktadırlar. İsrail’in hapiste tuttuğu kendince teröristlerin yüzlercesini salıvermesinin anlamı açıktır. Yüzlerce El Fetih’li İsrail hapishanelerinden kardeş kavgasının arttığı sıra, çarpışmayı kızıştırmak için serbest bırakılmışlardır. Bunu anlamamak için yerli işbirlikçi olmak gerekmektedir. Aynı tuzak Irak’ta katliamın sürmesini sağlamaktadır. Yurdunu, evini, namusunu çiğneyenlere karşı birleşecek yerde yerel kimliklerini öne çıkaranların kıyasıya kavgası, işgalcinin işini kolaylaştırmaktadır.
Avrupa, Otuz yıl, Yüz Yıl savaşları ile iç çatışmanın ne demek olduğunu iyi anladığı için şimdi AB yolunda 25 devleti birleştirebilmiştir. Yani büyük daire AB olunca Almanya’nın kendi jeokültürel gücünü oluşturmasının ne mahzuru vardır? Aynı durumda Arap Birliği, Afrika Birliği, Fars Birliği gibi alt daireler İslâm Birliği ve dayanışmasının köşe taşları niçin olmasın? Türk âlemi de İslâm âlemi de varlığını sürdürecek, hayatta kalacaksa güçlü olmak, güç birliği yapmak zorundadır. Değilse Haçlı saldırısının birer birer yutmak için kapılarını zorladığını artık görmeli ve karşı tedbirleri geliştirmelidir. Türk Birliği, İslâm Birliği keyfî bir tercih değil, bir mecburiyettir. Saldırmak için değil, var olmak, varlığını korumak için bir mecburiyet. Eşyanın tabiatının gereği gibi, bir zorunluluk..

KAYNAKÇA
Abdürreşid İbrahim, 1328, Âlem-i İslâm ve Japonya’da İntişâr-ı İslâmiyet, c.I, İstanbul.
_____, Âlem-i İslâm, c.II, Dârü’l-Hilâfe 1329/1331 H.
ADIVAR Halide Edib, 2004, Memoirs of Halide Edib, Gorgias Pres, Piscataway, USA.
ADIVAR Halide Edib, 2005, Mor Salkımlı Ev, Özgür Yayınları, İstanbul.
Adil Hikmet Bey, 1998, Asya’da Beş Türk, Aktaran ve şerh eden: Yusuf Gedikli, Ötüken yayını, İstanbul.
AYAŞLI Münevver, 2002, İşittiklerim Gördüklerim Bildiklerim, Timaş Yayınları, İstanbul.
ÇAĞLAYAN Yusuf, Siyasal Misyonerlik ve İslâm Dünyası, www.hakikat.net/siyasala1.php,16 Nisan 2007.
DİKERDEM Mahmut, 1977, Orta Doğu’da Devrim Yılları (Bir Büyükelçinin Anıları), İstanbul.
DÜZDAĞ M. Ertuğrul, 2007, Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar–2, Kaynak Yayınları, İzmir.
ESLEN Nejat, Hep çatışma üreten bölge, http://www.radikal.com.tr/haber,17 Nisan 2007.
Habibzâde Ahmed Kemâl, 1996, Çin-Türkistan Hâtıraları, Hazırlayan: N. Ahmet Özalp, Kitabevi yayını, İstanbul.
İLHAN Suat, 1999, Dünya Yeniden Kuruluyor Jeopolitik ve Jeokültür Tartışmaları, Ötüken yayını, İstanbul.
KALAFAT Yaşar, www.haberakademi.com
KOZYREV Timur, 2007, Çağdaş Kazak Aydını: Türk ve Müslüman Olma Mecburiyeti, Kazakistan ve Türkiye’nin Ortak Kültürel Değerleri Uluslar arası Sempozyumu 21–23 Mayıs 2007 Bildiriler, Editör: Sebahattin Şimşir-Bedri Aydoğan, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı-Abay Milli Devlet Pedagoji Üniversitesi-Çukurova Üniversitesi, Almatı, 355–358.
WALLERSTEİN İmmanuel, 1993, Jeopolitik ve Kültür (Geopolitics and Geoculture: Essays on the Changing World-System), Çev. Mustafa Özel, İz Yayıncılık, İstanbul.
http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=6038, 14 Ağustos 2007.
http://www.tdk.gov.tr/TR/SozBul.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF05A79F75456518CA.

 


  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :
 




+ Paylaş
Makaleler
Beyşehir Şehit ve Gazileri
Eğitim Tarihi ve Sosyal Tarihçilik Açısından Eşsiz Bir Hazine
Abdürreşid İbrahim...
Bir Hicran Yarası: Mehmet Akif’in Mısır Hayatı...
Böğrüdelik...
Eşref Edib Fergan ve Sebilürreşad üzerine...
Geleceğimizin şekillendirilmesinde jeokültürel yapının rolü...
İttihat ve Terakki Basını
Mehmet Akif’te İslam birliği düşüncesi...
Milli Mücadelede Mehmet Akif...




SOSYAL VE BEŞERİ
BİLİMLER FAKÜLTESİ

 

Anket

Türkiye’nin eğitim sistemi birlik ve bütünlüğü koruma konusunda yeterli midir?

Anket Sonuçları Yükleniyor. Lütfen Bekleyin...
Bu sitenin tüm hakları saklıdır, sitede yer alan dökümanlar kaynak gösterilmeden kullanılamaz...     bilgi@canerarabaci.com