Bir Hicran Yarası: Mehmet Akif’in Mısır Hayatı...


Mehmet Âkif, 1920’de İstanbul’da memuriyet hayatının en üst denilebilecek bir görevindedir. Geçimliği de iyidir. Umur-u Baytariye müdür muavinliği yapmış, Halkalı Ziraat Mektebi’nde Kitabet ve Dârülfünunda Edebiyat dersleri vermiştir. Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye üyesi iken aynı zamanda başkâtipliğine (Genel Sekreter) getirilmiştir.

Gelir düzeyindeki iyileşme, aile hayatına da yansır. Çengelköy’de otururken çok iyi bir aşçısı vardır. Nefis yemekler yapmaktadır (Eşref Edib, 1962, 217). Ama o huzurlu değildir. Vatanı işgal altındadır. Başkent İstanbul işgal altındadır. Görevini riske atarak, Balıkesir’e gider. Kuva-yı Milliye’ye destek verir. Ardından ailesini bırakarak Anadolu’ya geçer. İlk Meclis’te Burdur Mebusu’dur. Ama milletvekilliği ile öne çıkmaz. O Millî Mücadele’nin gürleyen sesi, Sevr’i Anadolu’ya, en önce ve en uyarıcı dozda anlatan, İstiklâl Marşı’nı keleme alan millî şairdir.

Nisan 1923’ten sonra ise işsiz, maaşsız dışarıdadır. Zaferin şadumanlığını duymaya hiç fırsatı olmaz. Millî Mücadele günlerinin zorlukları, ona güç gelmemiştir. O günlerin güçlüklerini izah kolaydır. Vatan tehlikededir. Savaş vardır. Cephede Mehmetçiğin göğüs gerdiği güçlüklere, cephe gerisindekilerin de katlanması gerekmektedir. Topyekûn bir dayanışma ve kalkışma ile zafere erişilebileceğinin bilinci gelişmiştir. Açlık, evsizlik, kışta paltosuzluk umurunda değildir. Taceddin Dergâhı’nın sediri onun için lükstür bile.

Ama zafer sonrası ona güç gelmiştir. Savaş bitmiş, Cumhuriyet ilân edilmiştir. Hanede altı çocuğu vardır. Yirmi yıllık memuriyete ilave olarak, üç yıl milletvekilliği yaptığı, emekliliği hak ettiği halde bir türlü emeklilik maaşı bağlanmaz, emeklilik ikramiyesi verilmez. Adına yapılan müracaatlar geçiştirilir. Yurt dışına çıktığında, borç bularak zaruri ihtiyaçlarını görmeye çalıştığında muhtaçlığını giderecek bir gelirden yoksun bırakılır. Emeklilik maaşının, ölümünden önceki günler çıkarılması bize has garipliklerden olsa gerektir. “Kadın Şairi” diye ünlenenlerin milletvekili olduğu, zafer haberlerini yapması için Anadolu’ya davet edildiğinde “yeni nişanlandım” mazereti ile gelmeyenlerin bile matbaa, gazete sahibi yapıldığı bir ülkede, Millî Şair, açıkta bırakılmıştır. Üstelik başyazarı bulunduğu dergi kapatılmış (Sebilürreşad, 6 Mart 1925); sahibi idamla yargılanmak üzere tutuklanıp, Şark İstiklâl Mahkemesine gönderilmiştir (Arabacı, 2004, 96 vd.; Düzdağ, 2004, 127).

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, 1925 yazında İstanbul’da polis takibi altına alınır. Her şey bir yana peşine bir polisin takılması, Âkif’in vatandan “gönüllü sürgün” kararını vermesine yetmiştir. Büyük bir hüzün ve teessür içinde: “Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben, vatanını satmış ve memleketine ihânet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum” der (Şengüler, 1992/10, 359; Düzdağ, 2007, 4, 15). Bu durum bardağı taşıran son damla olmuştur. Ailesini de alarak, Mısır’a gider. Asırlar boyu Türk yurdu olan, on üçüncü asırda bile Türkiye diye anılan Mısır’da ona yüreğini açan gönül dostları vardır. Daha önce 1914, 1915’te görevli olarak, 1923 ve 1925’te de misafir olarak gidip geldiği bu ülkeye yerleşir.

Âkif’in Mısır’daki hayatı, bir çok esere konu olmuştur . Burada onlardan, özellikle hatıraları öne çıkaran eserlerden yararlanılarak hayatı değerlendirilmeye çalışılacaktır.

Âkif’in Mısır’da 1925–1936 arasında yaklaşık on bir yıl süren hayatını, Abbas Halim Paşa’sız değerlendirmek mümkün değildir. Onun için öncelikle Abbas Halim bağlantısı üzerinde durulacaktır.

ABBAS HALİM PAŞA
Âkif, 1923’te Mısır’a gittiğinde ailesi ile birlikte değildir. İki yıl kışları, Abbas Halim Paşa’nın misafiri olur. Paşa’nın Hilvan’daki büyük sarayı karşısında bulunan küçük köşkü kendisine tahsis edilir. Köşk yanında, içinde ceylanlar bulunan bir bahçe de bulunmaktadır. Bahçeye bakan Rüstem Ağa adındaki bir Arnavut, aynı zamanda Mehmed Âkif’e de hizmet etmekte, çayını-kahvesini yapmaktadır (Düzdağ, 2007/2, 300).

Âkif, burada sakin, müsterihtir. Hayatının en huzurlu zamanlarını orada yaşamıştır. Onun için verimlidir de. Fir’avn İle Yüz Yüze şiirini burada yazar. Şiir, Abbas Halim Paşa’nın eşi “Fahrü’n-Nisâ Emîre Hadice Hanımefendi Hazretlerine” ithaf edilmiştir (Eşref Edib, 1962, 208). Abbas Halim (1866–1934), Prens Halim Paşa’nın oğlu, Roma’da şehid edilen Osmanlı Sadrazamı Said Halim Paşa’nın kardeşidir. Bir ara Şurâ-yı Devlet üyeliği, Bursa Valiliği, Nâfia Nâzırlığı yapmış, İngilizler tarafından Malta’ya sürgün gönderilmiş, Âkif’in Türkiye’de ve Mısır’da en büyük dostu, yardımcısı, gönül birliği olan “büyük hakîm” yüksek bir mümindir. Aralarında derin bir bağ vardır. İdealleri, şahsiyetlerindeki yükseklik, onları birbirine bağlamıştır. Türkiye’de iken, paşanın Heybeli’deki köşkünde baş başa kalıp hasbıhal ettikleri gibi Mısır’da Hilvan’daki konağın sessiz, sakin odalarında o vecd, samimiyet içeren sohbetlerini sürdürmüşlerdir. Geçmiş hatıralarını yâd etmiş, geleceğe dair düşüncelerini paylaşmışlar, “insanlığın iyiliği ve saadeti” adına “cennetler kurmuşlardır”. Âkif, paşanın, içten duygularını açtığı, güvendiği, yüksek erdemler bulduğu dostudur (Düzdağ, 2003, 53–58).

Fakat yardımseverliği, zenginliğine rağmen, gayet sade hayatı tercih eden o mütefekkir prens; Mısır çölünde, Âkif başucunda iken 1934’te vefat ederek dostunu yalnız bırakır. Âkif, bu ayrılıktan çok kederlenmiştir. “Oracıkta diz çökerek birkaç saat içinde hatmini” tamamlar. Donup kalmıştır. Ağlayamaz. Sonra “boynuna sarılarak; Cânan niçin gittin?” der. Gözyaşları içinde defnettikten sonra, evine döndüğünde Mısır’da duramayacağını anlamış; Paşa’nın vefatı ona, babası ardından “on dört yaşında tattığı öksüzlük acısını, ikinci defa” tattırmıştır (Düzdağ, 2004, 143–144). Yakın arkadaşı, Eşref Edib, Prens Abbas Halim Paşa’sız üstadı şöyle anlatmaktadır: “O, onsuz gurbet ellerinde nasıl yaşayabilirdi? Çok geçmeden o da hastalandı, artık orada duramaz oldu, İstanbul’a döndü.” (Eşref Edib, 1962, 226–228).

Abbas Halim Paşa ile aralarındaki onca dostluk ve hukuka rağmen Âkif, ailesini Mısır’a götürünce, köşkten ayrılarak, Hilvan’ın bir köşesinde çöl yanında ayrı bir ev kiralar (Eşref Edib, 1962, 208).

1932 yılında Mısır’a giderek ziyaret eden Eşref Edib, kaldığı odayı şöyle anlatmaktadır: “Eşya namına odasında birkaç kanepe, iki demir ayak üzerine konulmuş birkaç tahtadan ibaret karyola vazifesini görür bir şey, bir hasır seccade, bir çift nalın, bir divit, bir de duvarda Hikmet Bey’in Afganistan’dan gönderdiği bir seccade. Bu seccade lüks sayılırdı.” Üstat evden eve taşınırken “konu-komşu eşyasını görmesin diye” geceleri taşındığını söylemiştir (Eşref Edib, 1962, 216). Üstadın evi, daha sonra bir su küpü ile zenginleşir. Ziyaretine gelen İhsan Efendi’ye şöyle müjdeler: “Çok zamandan beri bir su küpü almak istiyordum. Nihayet aldım. Şimdi böyle suyumuzu soğutup içiyoruz.” (Eşref Edib, 1962, 224).

Âkif’in yanında taşıdığı babadan kalma bir sözlüğü bulunmaktadır. Babasına onu, hocası Yozgatlı Hacı Mahmut Efendi hediye etmiştir. Mısır’da, bu hocanın ailesi hakkında Yozgatlı dostuna bilgi aldırarak ilgilenir. Evinin bir başka malzemesi üstadın yazılarını yazdığı divitidir. Bir gün damadı Ömer Rıza (Doğrul), divite bakarak kayınvalidesine: “Yirminci asır muharririnin yazı takımına bakınız!” der. Hanımı, damadın bu sözünü kendisine aktarınca; “Ömer Rıza, divide bakmasın; içerisinden çıkana baksın” der. Ama ardından da mahviyet tavrını gösterir: “İçinden bir şey çıktığı yok ya. Laf olsun diye söyledim.” (Eşref Edib, 1962, 247).

Bu durumun bir sebebi vardır elbette. Âkif, sade yaşamayı seven, gösterişe itibar etmeyen, tutumlu bir insandır. Ama düzenli bir geliri, işi yoktur. Buldukları da ailesi ile birlikte giderlerini karşılayacak düzeyde değildir. Onun için bütçesi hiçbir zaman dengede kalmamıştır. “Borçsuz kaldığı nadirdir.” Yalnız maddî sıkıntısını bile, lâtife konusu yaparak hafifletmenin yolunu bulmuştur. Para sıkıntısı olduğu zaman şu hikâyeyi anlatır: “Bir Arap şairine demişler: ‘Niçin bizi hiç aramıyor, sormuyorsun?’ Şair demiş ki: ‘Kalbimde birkaç yer var. Biri kasaba, biri bakkala, biri de sebzeciye.. Bunları düşünmekten başkasına yer yok.’ İşte benim vaziyetim de böyle.” (Eşref Edib, 1962, 220).

Âkif, İslâm dünyasında tanınmış bir şahsiyettir. Onun için Mısır ileri gelenleri, zaman zaman davet edip kendisi ile görüşmekte, davetlere katılmaktadır. Yalnız Mısır ekâbirinin konaklarına yaya gidilmemektedir. Mutlaka otomobille, hem de özel otomobille gidilmesi âdettendir. O güçte olmayanlar önde gelenler içine giremediği gibi, yaya gelenler de kapıdan içeri alınmamaktadır. Ömer Tosun Paşa, Âkif’in saygı duyduğu, hürmet ettiği namuslu birisidir. Onun için davetini kabul eder. Ama özel aracı da, kiralayacak gücü de yoktur. Zaten öteden beri yürümeyi sevmektedir. Davetli olduğu konağa varınca, Berberî kapıcılar, böylesine bir davete yaya davetlinin gelip giremeyeceğini bildikleri için içeriye almaz, “adam yerine koymazlar”. Kapıcılarla konuşurken, sesi duyan biri koşa koşa gelerek üstadı içeriye alır. Paşalar kendisini karşılar. Ömer Tosun Paşa, özür beyan eder. Gönül adamı, durumu iki cepheden de iyi bilen Abbas Halim Paşa, işin farkına varmıştır. Gülerek: “Âkif Bey, neye otomobile binmedin?” der. Lâtife herkesi neşelendirmiştir (Eşref Edib, 1962, 223).

Âkif, sıkıntılı durumuna rağmen başkalarına yedirmeyi, ikramı seven birisidir. Abbas Halim Paşa’nın köşkünde, nefis yemeklere ülfet kesbetmiş olsa da kendi evinde, gayet sade yemekler yemektedir. Sofrada çok çeşidi istememektedir. Bir veya en fazla iki çeşit yeterlidir. Ama var olanın nefis ve bol olmasını arzu etmektedir. Sofra kurulup da yemekler gelince “câel’hak” (hak geldi) deyip, gülerek, latifeler ederek misafirlerini buyur etmektedir.

Sabahleyin erken kalkıp, çayı hazırladıktan sonra misafirini uyandırmakta, birlikte kahvaltı etmektedirler. Eşref Edib’in anlattığına göre 1932’de eskisi gibi yememektedir. Gündüzleri sadece sabah kahvaltısı ile yetinmekte, çay da içmemektedir. Akşamları ise hafif sebze ve yoğurttan başka bir şey yememektedir. Sebebini de; “Burada başka türlü yaşanmaz” diye açıklar (Eşref Edib, 1962, 216).
Üstadın, ihmal etmediği kesim Türkiye’den Mısır’a giderek Ezher’de okuyan öğrencilerdir. Ezher’deki Türk Revakının müderrisi olan İhsan Efendi, bir kurban bayramını anlatır. Hilvan’da bahçesi geniş bir evde oturmaktadır. Abbas Paşa, “yeri varsa kurban göndereyim” diye haber gönderir. “Göndersin bir feddân yerim var” der . Bundan sonra yaptığı işlem önemlidir. Kendisi zaten neredeyse yarı aç yaşayan Üstad, kurbanı kesip, aile boyu ekledeyim demez. Medreseye gelerek, İhsan Efendi ve gurbetçi talebeleri davet eder. Hep beraber evine giderler. Bayramlaşıp kurbanı keser, yiyip-içerler. Üstat, o gün çok neşelidir. Gençliğindeki pehlivanlığından, güreş âleminden, İstanbul’un eski bayramlarından bahseder. Hatıralar nakleder, şiirler okur, güzel fıkralar anlatıp misafirlerini şenlendirir (Eşref Edib, 1962, 222).

AİLESİ VE ÇOCUKLARI
Âkif’in ev hayatı, verimliliğini azaltacak niteliktedir. Eşi, daimî surette rahatsız olduğu için ev işlerini hakkıyla yerine getirebilecek halde değildir. Onun için kendisinin doğrudan ilgilenmesi gerekmektedir. Bazen şöyle demektedir: “Bu aile gaileleri beni çok yordu. Bu gailelerden âzâde olsaydım daha güzel eserler yazardım.” 9 Nisan 1932’de yazdı bir mektubunda durumunun daha ileri olduğunu ifade etmektedir: “Gönlüm harap, zihnim perişan. Elim işe varmıyor. Son senelerde haylice okudum. Lâkin okuduklarımdan bir istifade ettim mi bilemem.” Bir başka ifadesi, şair duyarlılığının uç noktası gibidir: “Hiçbir inşirah hissetmiyorum. Bütün ruhum, bütün maneviyatım harab. Hele üç beş gündür beynim hercü merc içinde.” (Eşref Edib, 1962, 219, 225).

Âkif’in altı çocuğu vardır. Mısır’a evli olmayan küçüklerle gelmiştir. Seyahatleri, hicretleri vb. durumlardan dolayı çocuklarının eğitimi ile yeterince ilgilenememiş, onların düzenini koruyamamıştır. Onun için çok üzülmektedir. Bir gün çocuklarının yaramazlığına kızınca; “Mümkün olsa da şu iki çocuğu (Emin, Tahir) verip uslu bir çocuk alsam!..” der (Eşref Edib, 1962, 219).
Karısı da çocukların yaramazlıklarından şikâyetçidir. Bir defasında beyini teselli eder: “Ne yapalım, işte bunlar böyle. Ana-baba, çocuğa taht yapar, amma baht yapamaz.” Söz Âkif’in hoşuna gitmiştir. Olayı dostlarına anlatırken şöyle değerlendirir: “Bizim hanım bazen çok akıllıca sözler söyler.” (Eşref Edib, 1962, 245). Âkif, hane halkı yönüyle talihsizdir. Evi, zihnini, vücudunu dinlendirip, rahat ettireceği, mesut olacağı bir mekân değildir. Hanımı, son yıllarında had safhada sinir rahatsızlığına uğramıştır. Evhamlar içinde, sinir krizleri geçirmekte, devamlı ilâç kullanmaktadır. Âkif’in bir ikinci hanımı olduğuna kanidir. Âkif, “Hanım, bütün hafta beraberiz. Bir Cuma günü namaza, İhsan Efendi’ye gidiyorum. İstersen oraya gel beraber gidelim, seni de evine bırakırım” dese de fayda etmemektedir. “Aaa, ben uyuduktan sonra, sen gidiyorsundur..” demekte, komşularda düğün olur, def sesi duyulursa: “Akif’in düğünü oluyor” demektedir (Düzdağ, 2007, 377-378).

Mısır günleri, Türkiye’den götürülen çocuklar için çok yönlü mahrumiyetler de getirmiştir. Mısır’a yeni göçtükleri günlerdir. Ülkede yaşayan bir gencin, Arapça öğrenmesi gerekmektedir. Oğlu Emin’e Arapça okutmak için İstanbul’dan bir kitap getirtir (Elmüşezzeb) . Durumu 29 Ramazan 1344 (17.11.1925) tarihli mektubunda şöyle anlatır: “Kitaptan çok memnun oldum. Bakalım bizim Emin’e onu okutmak istiyorum. Lisan hafıza işi; oğlanda ise o meleke ötekilerden de berbat! Ramazanın başından beri çalıştığı Tebbet yeda Sûresi’ni Kadir Gecesi dinletebildi, o da dört yanlışla! Sonra da bana, ‘Baba beni hafız mı etmek istiyorsun?’ demesin mi? ‘Oğlum böyle bir şey aklımdan geçmedi. Zaten baksana, maazallah öyle bir tasavvurum olsa bu gidişle ömrü beşer değil, ömrü beşeriyet bile yetişmeyecek’ dedim. Mamafih çocuğun gayet iyi bir hali var: Kendisinden son derece memnun.” (Eşref Edib, 1962, 220).

MAİŞET DERDİ/İŞLERİ
Âkif, para ve menfaat konularında çok çekingen, alıngan ve nezih bir insandır. Kendisini Mısır’a davet eden Abbas Halim Paşa’ya karşı bile çok dikkatlidir. Ailesini götürdükten sonraki dönem, maddî sıkıntı içindedir. Ama haline tahammül eder. Mısır’da tanışıp dost olduğu Abdülvehhab Azzam, çekingen bir şekilde kendisine üniversitede Türkçe muallimliği teklif ederek: “Âkif Bey, bilmem ki size zor mu gelir? Zahmet olur mu?” diye sorar. Âkif’in cevabı şöyledir: “Doktor, size bunu ben arz etmek istiyordum. Sizinki keramet gibi oldu. Param bitti, çareler düşünüyordum..” Azzam, hâlâ çekingendir: “Efendim, Kahire’ye gidip geleceksiniz, çoluk-çocuğa gramer okutacaksınız” deyince, Azzam’ı ağlatan şu cevabı verir: “Hamallık yapmaya da razıyım..” (Düzdağ, 2007, 378).

Hilvan’dan Kahire’ye gelip giderek hocalık yapmaya başlar. Ama eşinin hastalığı, memleketteki pahalılık onu sıkıntıya sokmaktadır. Yakın dostu Eşref Edib’e mektuplarında bahsettiğine göre “yol parası bulmakta” güçlük çekmektedir. Kızı Cemile’nin hastalığını öğrendiğinde, “geçinmekten aciz” durumdaki damadı Ömer Rıza’nın, günlük hastane masrafı olarak “iki buçuk lirayı” ona yardım olarak verememekten üzülür, çünkü kendisi de borç içindedir. Bir ara Girit’te oturan (1931) eski dost Eşref Sencer Kuşçubaşı’dan “beş-on lira” borç istemiştir. Aynı şekilde Eşref Edib’e, durumu elverişli ise “beş-on lira göndermesinin çok makbûle geçeceğini” bildirir (Şengüler, 1992/9, 481, 497, 511).

Ata yüreği, bu arada kendisinin anılıp sorulmamasına da üzülmektedir. Eşref Edib’e yazdığı şu tek cümle, acı bir sitemle karışık hatırlatmayı içermektedir: “Ömer Rıza Bey oğlumuza, Mısır’da kendisinin bir kayınbabası olduğunu ve henüz rahmet-i Hakk’a intikal etmediğini anlatabilirsen çok büyük iş görürsün.” (Şengüler, 1992/9, 504).

Yakınlarının da kendi derdine düştüğü bir ortamda Âkif, gurbet çilesini doldurmaya devam etmektedir.

HOCALIĞI
Mısır Dârülfünununda (el-Camiâtu’l-Mısrıyye) yeni ders vermeğe başladığı sıra (1929) İhsan Efendi; “Nasıl, Arapçayı kolaylıkla takrir edebiliyor musunuz?” diye sorar. Cevabı, onun inceliğini, mahviyetini ortaya koymaktadır: “Derse başladığım zaman talebeye öyle dedim: Siz benim Arapçama gülmeyin. Ben de sizin Türkçenize gülmeyeyim.. Geçinelim!” (Eşref Edib, 1962, 246). Âkif, tevazuundan böyle söylemektedir. Sokak Arapçasının konuşulduğu Kahire’de, Mısırlı talebeye Kur’an Arapçası ile Türk edebiyatını okutmanın (Cündioğlu, 2000, 37) şaşırtıcı durumunu öylece ifade edivermiştir.
Âkif’in Mısırdaki talebelerinden birisi, Mısır Dârülfünunu’ndan mezun, meşhur seyyahlardan Mehmet Tevfik Efendi’nin oğlu Mehmet Beydir. Türklük, Müslümanlık sevgisi ileri olan Mehmet Bey, Mısır’da Arapça Kemal Atatürk adlı eserini yazıp yayınlamıştır. Mehmet Âkif’ten, özel olarak üç sene Türk Edebiyatı dersi almış, Safahat’ı baştan sona kendisinden okumuştur. Üstat, derslerde neşeli olmakta, bazen coşarak kalkıp hem gezmekte hem de sevdiği bir şiiri ayakta okuyup tekrar etmektedir (Eşref Edib, 1962, 253–254).

Âkif’in, Mısır’da son eğitimciliği, Prens Aziz Hasan’ın çocukları üzerinde olmuştur. Dersi, Mısır Kralı Fuad’ın kız kardeşi Prenses Nimet Muhtar’ın sarayında vermektedir. Hastalığı ilerleyip devam edemez hale gelince, görevden affını ister. Prenses de çocuklar da üzülmüşlerdir. Hatıra olmak üzere beraber bir fotoğraf çektirmek isterler. Sarayın bahçesinde çektirilen fotoğraf eline gelince Âkif; “Gölgemi canlı cenaze gibi serilmiş görünce çok müteessir oldum” der. İstanbul’daki kızı Cemile’ye fotoğrafının ardına şu kıtayı yazıp gönderir: “Şu serilmiş görünen gölgeme imrenmedeyim / Ne saadet, hani ondan bile mahrumum ben. / Daha yıllarca eminim ki, hayatın yükünü / Dizlerim titreyerek çekmeye mahkûmum ben. / Çöz de artık yükümün kör düğüm olmuş bağını; / Bana çok görme ilâhî bir avuç toprağını!” Kızı, fotoğraf ve şiirden etkilenerek; “Ah babacığım ne hale gelmişsin!” diye mektup yazmıştır (Eşref Edib, 1962, 248).

Âkif, şiir yazmayı, ciddi, sürekliliği olan bir iş olarak değerlendirmektedir: “Şiir çok nankördür. İnsan, beş sene çalışır, şiirle uğraşır. Sonra beş ay terk etse beş senelik mesaisi heder olur. Daima üzerinde işlemek lazım.” Aslında, “şiirin ilhamı azdır. Şiir çalışmakla, uğraşmakla olur. Zannederler ki şair, tabiat karşısında oturur, ilhamlarını toplar, hemen kalemi eline alarak şiirini yazar. Hiç de öyle değil. Odaya kapanıp ter dökecek, düşünecek, yorulacak, uğraşacak. Yüz ter dökerek bir beyit meydana gelir. Ben manzaraları odama getirir, orada kafa yorarım. Ter döker, dört duvar arasında şiirimi yazarım. Ben şiir yazmadan evvel çok düşünürüm. Tam bir mühendis gibi, bir mimar gibi.. Bir bina başlayacağı zaman nasıl ki mimar evvela düşünür: şurada oda, şurada merdiven, şurada salon, şurada mutfak, şurada banyo.. Planını yapar krokisini çizer, en son binaya başlar.. Tıpkı ben de öyleyim.” Bundan sonra eserin sunuşunu, girişini nasıl yapacağını, sonuca nasıl ulaşacağını da hesaplamakta, istediği neticeye varmaktadır. Örneği büyüteçtir: “Güneşin dağınık huzmeleri yakmaz. Fakat bu huzmeler, mihrak noktasına gelir de orada teraküm ederse yakar. İş o noktayı bulmaktır. Bütün mukaddimat bir noktada tecemmu ederse şiir ancak o zaman müessir olur.” Şiirin “Anadolu mektubu” gibi yazılamayacağını vurgulamaktadır. Mısır’dan Hafız Asım’a yazdığı bir mektubunda, “Gece tarzında bir manzume daha karalamak” istediğini ama henüz muvaffak olamadığını belirtmektedir. İlerler gibi olmakta, geri dönmektedir. Kaç defa bozmuş, kaç defa değiştirmiştir. Dilde, anlaşılır olmadan yanadır. Onun için Asım, diğerlerine göre daha sade ve Türkçedir. O Hâmid gibi, ya gökte uçmayı veya yerin dibinde dolaşmayı değil, yeryüzünde yürümeyi sever. Hayale dalmaz. İfadesi ayrımı çok net ortaya koymaktadır: “Ben adî şeylerden bahsederim. Meselâ bu, taş. Ona taş derim. Haceri semavi demem. Bu, tahta. Ona tahta derim. Taht demem.. Her şeyi olduğu gibi görür, göründüğü gibi tasvir ederim. En fukara muhitlere gider, onları bir ressam gibi aynen tespit etmeye çalışırım.” Şiirde ayırıcı özelliği; “her şeyi olduğu gibi görmek ve göstermektir.” Onun için Mahalle Kahvesi’ni dinleyen bir kahve sahibi, “Bu herif muhakkak böyle kahvelerde yetişti, demiştir.”

Yalnız şiirin, maişete yansıyan yönü ile ilgili değerlendirmesi de, tecrübe ile sabit kesinliktedir. Şöyle der: “Şiir karın doyurmaz.” (Eşref Edib, 1962, 249, 256–257, 259, 263).

Üstadın, gurbet elde uğraştığı işlerden birisi de Safahat’ın bir bölümü olan Gölgeler’i bastırmak olmuştur. Yalnız, baskı aşamasında çok yorulur. Kitabı basan matbaanın adı: Gençlik Matbaası (Matbaatu’ş-Şebab)’dır. Şöyle der: “Şu Gençlik Matbaası beni ihtiyarlattı (Şeyyebetnî Matbaatu’ş-Şebab).” (Eşref Edib, 1962, 252).

Mısır hayatında, bildiklerini insanlara verme konusunda bir gayreti vardır. Ama öğrenme aşkı, ilerlemiş yaşına rağmen durmuş değildir. Kahire’deki edebiyat çevrelerinin etrafında kümelendiği iki büyük edipten birisi olan Mustafa Sadık er-Râfiî tanımakta, okuyup beğenmektedir. “Eğer ağır işitmeseydi; kendisi ile Arap edebiyatı okurdum.” demiştir. Zira Râfiî, sağır denecek kadar ağır duymakta, kendisi ile konuşup anlaşmak zahmetli olmaktadır (Düzdağ, 2007/2, 306).

MUSİKİ İLGİSİ
Âkif Mısır’da, “vatandan cüda” olmanın kahrını yaşarken, ruhunu dinlendirmek için zaman zaman, sanat müziğinin kendisini alıp götüren nağmelerinin kollarına bırakmaktadır. Çok taş plâğı yoktur. Ama olanların özel değerleri vardır. Yemekten sonra biraz gramofon çalmaktadır. Çok sevdiği için ilk önce Şerif Muhiddin’in plâklarını çalmaktadır. Onu, “elini şakağına koyarak derin bir sükûnet içinde” dinlemektedir. Muhiddin, Mısır’ın musikî dehasına sahip bir sanatkârıdır. Mızrap darbeleri ile istediğini tasvir edebilmektedir. Dinlerken, çölde giden bir kafilenin yokuşlara tırmanışı, vadilere inişi, kızgın çölde yürüyüşü, gece, gündüz, üzüntü, neşe insanların zihninde âdeta canlanmaktadır. Ama bu sanatkârın, üstatla ortak bir yanı vardır. O da gurbettedir. Mısır’da kıymeti bilinmemiştir. Öyle bir yüksek dehanın, yabancı ülkelerde kalmasına üzülmektedir (Eşref Edib, 1962, 218–219).
Âkif’in mest olarak dinlediği bir başka sanatkâr, Tamburî Cemil Bey’dir. Hafız Kemâl’in Mevlit plâkları, ayrıca “ona ruhanî büyük bir zevk” vermektedir. Mısırlı Şeyh Ali Mahmud’un plâklarını da dinlemektedir. Mısır’dan ayrılırken sevdiği bütün plâklarını gramofonla birlikte Mehmet Bey’e hediye etmiştir (Eşref Edib, 1962, 217).

Âkif, gezmeyi, yürümeyi sevmektedir. Onun için her akşam üzeri en az iki saat yürümektedir. Gezdiği yerlerden birisi, Hilvan’ın Çin tipi yapılmış, içinde Buda heykeli de bulunan bahçesidir. Buda heykeli çevresine yerleştiren talebelerini, seyredip düşünceye dalmaktadır. Fakat en çok etkilendiği yer Nil kıyısıdır. Nil kenarında gecenin geç vakitlerine kadar oturmaktadır. Özellikle Nil’in taştığı Ağustos-Eylül aylarında, bu nehri seyretmekten zevk almakta, dalgın seyri arasında: “Şu Nil ne mübarek şey! Hem su getirir, hem toprak!” demektedir. Sevdiği arkadaşları geldikçe, onları Nil kenarına götürüp, çaylar ikram etmektedir (Eşref Edib, 1962, 221–222).

DOSTLARI
Âkif’in Mısır’daki dostları, “İslâm-Türk asalet ve kibarlığının en yüksek örnekleridir.” Hepsinin ortak yanı, Türkiye ile bir şekilde bağlantılarının olmasıdır. Türkçe konuşan, Türkçe bilen, İslâm Medeniyeti değerlerine samimiyetle ilgi duyan insanlar, onun yüreğine ulaşmak için yol bulabilmektedirler. Bir çok eserini Türkçeye çevirdiği, Mısır âlimlerinden Ferid Vecdi ile görüşürlerken Âkif, kendi tabiriyle “Birgivî Arapçası ile konuşmaya başlar.” İslâm düşünürü Ferid Vecdi şaire şöyle der: “Zahmet çekme, ben Türkçe bilir.” (Eşref Edib, 1962, 246).

Âkif’in dostları arasında, Mısır’ın yüksek şahsiyetleri kadar Türkiye’den eğitim için gitmiş gurbetçi öğrenciler arasında da gönül bağı olan gençler bulunmaktadır. Hatta orada eğitim gören bir öğrenciye, üzerinde çok emeği bulunan, fevkalade önem verdiği mealini vasiyeti ile birlikte teslim etmiştir.

HALİM BEY
Mısır ileri gelenleri, zaten Türk kökenlilerdir. Bunlardan, vefatına kadar kendisini himaye eden Abbas Halim Paşa gibi, çok sevdiklerinden birisi de Prens Halim Bey’dir. Batı ve doğuyu iyi tanıyan, yüksek bir düşünür olan Said Halim Paşa’nın oğlu Halim Bey, yılın çoğunluğunu İstanbul’da, kışları birkaç ayı Mısır’da geçiren birisidir. Babası Said Halim Paşa’nın “asaletini, irfan ve zekâsını, yüksek fazilet ve seciyelerini yaşatan mümtaz bir şahsiyet”tir. Üstat, Halim Bey ile sohbetten zevk almaktadır. Âkif, çok prens görmüş birisidir. Ama Halim Bey’le ilişkisi farklıdır. Onunla Mısır’a geldiği zaman haftanın birkaç günü beraber olur, edebiyat, musikî, sanayi nefîse, felsefe, sosyoloji üzerine gece geç saatlere kadar sohbet ederlerdi (Eşref Edib, 1962, 233–234). Baba dostluğundan ilerleyen bir yakınlıkları vardı. Âkif, yıllar önce Said Halim Paşa’nın yazılarını çevirip, Sebilürreşat’ta yayınlamıştı.

Mısır’da sürekli ziyaret ettiği, sıkıldığında yanına koştuğu, samimi, vefakâr bir başka dostu; İmadettin Bey’dir. Adı geçtikçe; “Allah razı olsun, onun çok iyiliklerini gördüm. Çok mert, çok vefakâr bir dosttur” diye anmaktadır. Haftada bir defa da olsa ona uğrayıp sohbetinden zevk almaktadır (Eşref Edib, 1962, 235).

YOZGATLI İHSAN EFENDİ
Âkif’in hayatında özel yeri olan Mısır’daki Türk öğrencilerden biri, Yozgatlı İhsan Efendi’dir. 1925’te Mısır’a giderken aynı vapurdadırlar. Tanışma orada başlar . İhsan Efendi Ezher’de eğitimini tamamlayarak Kahire’deki Sultan Mahmut Medresesi’ne müderris olur. Birinci Sultan Mahmut’un 1164/1751’de yaptırdığı bu yirmi dört odalı, altmış talebeyi barındıran medrese, Türk talebelere mahsustur. Baştan bu yana da müderrisleri hep Türk’tür. İhsan Efendi, bir süre Sultan Mahmut’ta göreve devam ettikten sonra Camiu’l-Ezher’in karşısındaki Mehmet Bey Medresesi’ne müderris olur. Ezher’deki Türk Revakı’na bağlı, Türk talebelerin kaldığı bu medrese Âkif’in en çok uğradığı yerlerdendir. Özellikle Cuma günleri gelmektedir. Talebelerle beraber camiye gitmekte, dönüşte de akşama kadar orada kalmaktadır.

Camide görme özürlü Hâfız Şıh Rıfat, namazdan önce mukabele okumaktadır. Âkif, onun okuyuşuna meftundur: “Simaların insanda değişik tesirler uyandırması gibi, seslerin de tesirleri var. Bu şahsın sesinde, gözle görülmeyen, fakat gönüllerle sezilen, ruhla duyulan bir cazibe var.. Şıh Rıfat, âmâ olduğundan mıdır, manayı bilerek okuduğundan mıdır, nedir daha tesirli oluyor. Dokunaklı âyetlerde, celâlli âyetlerde ağlıyor. Onun ağlaması bana çok dokunuyor. Gözüm belki ağlamıyor ama gönlüm ağlıyor, kalbim yanıyor.” (Düzdağ, 2007, 331, 376).

“Üstadın medreseye geldiği günler”, talebeler için “bayram” olmakta, ne surette ikram edeceklerini şaşırmaktadırlar. İhsan Efendi’nin anlatımı durumu açıklar: “Diyarı gurbette o, bizim babamız, hocamız, her şeyimizdi. Onu gördükçe memleketimizi görmüş gibi olurduk. O, ne yüksek insandı! Ne mücessem faziletti! Milletimizin büyük şairi, büyük tevazu gösteriyor, bizi ziyaret ediyor.. Göğsümüz kabarır, kalbimiz genişlerdi. Onunla birlikte geçirdiğimiz zamanlar hayatımızın en kıymetli zamanlarıdır.” Âkif, onlara şiirler okuyup, güzel sözler, güzel hikâyeler anlatmakta, öğütler vermektedir. Onlar da bu arada hizmete koşmaktadırlar. İhsan Efendi güzel çay demlemekte, Bayramiçli Mehmet Eşref nefis tavuk çorbası yapmaktadır. Üstadın ziyareti biraz gecikse, İhsan Efendi onu davet etmektedir. Okuyan gençler için öğütleri önemlidir. Onlara; “İnsan bir gayeye vasıl olmak için mesaisini bir mevzua hasretmeli, dağıtmamalı.”, “İyilerin tembelliği kötülerin faaliyetidir.”, “İngilizlerin dünyaya hâkim olmalarının sebebi, fenalar fenalık yapınca iyiler derhal önüne geçerler, bir kenara çekilip yan gelmezler.”, “İnsan iki şeyi bilmelidir: Biri haddini, diğeri de hesabını. Ben haddimi bilirim amma hesabımı bilmem”, “İyilik mefhumu bizde menfidir, müspet değil. Meselâ bir adam iyidir dediğimiz zaman, şunu yapamaz, bunu yapamaz, kimseye bir fenalıkta bulunmaz, manâsını kastederiz. Yoksa şunu yapar, bunu yapar, şöyle iyiliklerde bulunur manâsını düşünmeyiz.”, “Şöhret beylik malı gibidir, kapanın elinde kalır.” türü öğütler vermektedir. İhsan Efendi’ye Esterâbâdî’den okuduğu beyit, âlim değerlendirmesi konusunda etkilidir: “Âlimler görüyorsun, ilmi var, irfanı yok. Kuşlar görüyorsun, kanadı var, uçması yok.” O Farsça beyit şöyledir: “Âlimanrâ ilm hest ü râz nîst / Mürgânrâ bâl hest pervâz nîst” (Düzdağ, 2007, 383).

Ayrıca gençleri araştırmalara teşvik etmektedir. Annesinden çok darbımesel öğrenmiştir. Meclislerde onlardan birkaç tane söylemektedir. Bu doğrultuda İhsan Efendi’yi, Yozgat’taki darbımeselleri toplamaya teşvik eder. O, topladıklarını üstada okuduğu zaman bunlar içinden birini çok beğenmiştir: “Dost kazan, düşmanı anan da doğurur.”

Yozgatlı İhsan Efendi, Âkif’in düşüncelerini paylaştığı birisidir. Bir gün, Mısırlılarla Türklerin Kur’an okuyuşları hakkında görüşürken İhsan Efendi, “Peygamberimiz zamanında fonograf olup da o zamanki okuyuşlar, tarzı telaffuzlar muhafaza edilmiş olsaydı, şimdi ihtilâf olmazdı.” der. Üstat, insanların bütün fillerinin, bütün hareketlerinin kaydedildiğinden hareketle, seslerin de kaydedildiğini düşünmektedir. Öngörüsü şöyledir: “Madem ki, ağızdan çıkan söz gaip olmuyor, fonograf ve radyo bunu ispat etti; bir gün gelecek, fen terakki edecek, olabilir ki, geçmiş zamanlarda söylenen sözler de alınabilecek.” (Eşref Edib, 1962, 241–245).

Âkif, İhsan Efendi’den gördüğü dostluk ve yakınlığı hiç unutmamıştır. Ona defalarca şunu söylemiştir: “Ey bana gurbet elleri on senedir aşina kılan İhsan Efendi. Sana bir ananın, bir babanın, evladına duası gibi dualar ediyorum..” (Düzdağ, 2007, 375).

Âkif, Mısır’dan ayrılmadan önce son bir defa daha İhsan Efendi’nin ziyaretine gider. “Canlı cenaze gibi kendisini karyolanın üzerine atmış, uzanmış”tır. Hayli istirahat eder. Bir şeye üzülse yahut neşelense koşup geldiği mekâna bu son gelişidir. Gördüğü samimiyet ve hürmetle gamının dağıldığı, neşesini yaydığı yere bir daha uğrayamayacaktır (Eşref Edib, 1962, 252).

AZZAMLAR
Âkif’in Mısırlı dostlarından ikisi Azam ailesinden Abdurrahman Azam ve yeğeni Abdülvehhab Azzam’dır. Abdurrahman Azam, “Türklere karşı çok muhabbeti olan” Trablusgarp Muharebesi’nde “gönüllü olarak Türklerle beraber İtalyanlara karşı harp etmiş” birisidir. 1930’lu yıllar Mısır’ın, İran, Irak, Afganistan elçiliğini yapmıştır. Sevdiği, değer verdiği bir kimsedir. Onun yeğeni Mısır Dârülfünunu (Üniversitesi) Farsça müderrisi olan Abdurrahman Azzam, aynı zamanda Hilvan’da komşusudur. Arap edebiyatçılarından, güzel yazıp, söyleyen birisi olan Azzam, Türkçe de bilmektedir. Türk edebiyatının büyüklerinden birisi olarak tanıdığı Âkif’le irtibatı, Türkiye ziyareti ile başlar. Türkiye’de sorduğu şairin Mısır’da olduğunu öğrenir. Döndükten sonra ziyaret ederek tanışırlar ve o ilişki, Mısır’dan ayrılıncaya kadar sürer. “Az söyleyip çok düşünen, uzun sükûtları, inzivayı seven, toplantılardan kaçan” Âkif, Azzam’ın aradığında evinde bulduğu bir ediptir. Yaz geceleri beraberce Hilvan sokaklarında dolaşırlar, konuşa konuşa gezip-yol alarak şehir dışına çıkar, geri dönerler. Üstat, yürümekten yorulmayan birisidir. Arap, Acem, Türk edebiyatı üzerine sohbetler edip kitaplar okurlar. Âkif, öğrenen, öğreten, sürekli bilgiye açık birisidir. Azzam’a Muhammed İkbal’i tanıtır. İkbal’e karşı kendisinin özel bir ilgisi vardır. Onun ufak bir risalesini, Millî Mücadele günleri Ankara’sında okumuş ve “Hind’in İslâm şairini” kendisine benzetmiştir. Millî Şair, İngiliz ve İngiliz emperyalizminin maşaları ile vatanı kurtarma mücadelesini verirken; İkbal, Hint kıtasında İngiliz sömürüsüne karşı boğuşmaktadır. Gıyabî bir yakınlıkları doğmuştur. Ayrıca İkbal, Ordu dili (Urduca) ile yazan, Mevlânâ’ya mürşidim diyen, Arapça, Farsçası iyi, çok güzel gazelleri olan bir şairdir. Âkif, İkbal’in bazı gazellerini okurken, onların kendisine “sarhoş gibi nara attırdığını” belirtmektedir. Azzam’la birlikte İkbal’in Peyam-ı Meşrık, Esrar-ı Hodî, Rumuz-ı Bîhodî adlı eserlerini okuyup mütalaa ederler (Eşref Edib, 1962, 236–240).
Mısır’da Ezher ulemasından görüştüğü kişi, yalnız Ezher Reisi Şeyh Meragi’dir. Bu zat, Türkleri, Türk talebeyi çok sevmektedir. Orada, Türk talebelerin “mümtaz bir yeri” vardır. Şeyh, Mısır Kralı Birinci Faruk’a tavsiye ederek Türk talebeye bin Mısır lirası tahsisini sağlamıştır. Ayrıca Şeyh, Muhammed Abduh’un mektebinden yetişmiş, onun yolunu takip eden birisidir (Eşref Edib, 1962, 247).

Âkif’in Mısır’da, çok sık olmasa da görüştüğü şahsiyetlerden ikisi, Şeyhülislâm Mustafa Sabri ve oğlu İbrahim Sabri’dir. Mustafa Sabri ve oğlu, Âkif’in şiirlerine hayrandırlar. Şiirlerini övdükleri zaman, utanıp terlemekte, mendiliyle alnını silmektedir. Yalnız baba-oğul, siyasî tercih yönünden, İttihat ve Terakki hasmı bir anlayışa sahiptirler. Mustafa Sabri, neticede benzer gördüğü halde Hürriyet ve İtilâf’a; Âkif de kayıtsız-şartsız bağlılık yemini etmediği halde bir süre İttihat ve Terakki’ye katılmıştır. Ayrıca Âkif’le, Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye’de üye olarak aynı dönemde bulunmuşlardır. Ama Âkif, Mustafa Sabri uygun görmese de Anadolu’ya katılmıştır. “Millî Mücadele sırasında Mustafa Kemal’e neden destek olduğunu” sorunca; “Anadolu, Yunan ordusu tarafından işgal edilirken, tercih yapacak zaman olmadığını” söyler. İşin önemli yanı, gurbette, benimsemediği gelişmelerle ilgili yazması teşvikine karşı; “Efendim, vaktiyle yazacağımızı yazdık. Memleket bu hale gelmesin diye çırpındık durduk..” der . Ülkede kendisini, fikrini dışlayan yönetim aleyhine yazmaz, yurt dışında bile muhalefete katılmaz. Bir gün İbrahim Sabri, “Şair-i maderzat”, “Şair-i Azamımız” dediği Âkif’e, Türkiye’de yapılanları kalemiyle neden tenkit etmediğini sorar. Cevap şöyledir: “İbrahim Bey, ben yalan söylemem; Allah’ım şahiddir, yemin de etmem.. Yeminim olsun ki, mecalim kalmadı; kendimi toparlayamıyorum. Bu yapılanlar bana çok ağır geldi. Perişanlığımın derecesini size şöyle anlatayım: Secde-i sehivsiz namaz kılamaz oldum. Yahu namazda dalıp gidiyorum. Zihnim öyle perişan..” (Düzdağ, 2007/2, 112–114).

YAZI HAYATI
Âkif’in Mısır’da yazmayı düşündüğü, planladığı eserleri vardı. Kur’an çevirisine çalışıyordu. Yazıp yayınladığı şiirleri vardı (Eşref Edib, 1962, 269–283). Bunlar içinde yayınları, 1931 yılı ve öncesine aittir. 1931 sonrası için o düşünen, inceleyen, gürleyen seste açık bir tutukluk gözükmektedir.

Onun Mısır hayatının başat eseri, Kur’an çevirisidir. Çok zaman ve emek harcamıştır. Onca emeği ile birlikte yok edilen Kur’an çevirisine, atfettiği önem ve ciddiyet büyüktü. “Yüksek seviyede ilim, irfan, yüksek ahlâk sahibi ve çok vakur bir insan olan” Yozgatlı Mehmet İhsan Efendi ile bu konuda sık buluşuyor ve istişarelerde bulunuyordu. Şengüler’in, İhsan Efendi’den bizzat dinleyerek aktardığı çalışma şekli şöyledir: “Âkif, Kur’an tercümesinde son derece titiz davranıyordu. Birkaç ayetin tercümesini yapıp son şeklini verdikten sonra alır bana getirirdi. Son şekli birlikte gözden geçirirdik. Bazen ufak tefek değişiklikler yapmış olurduk. Tercüme edilen Allah kelâmı olduğu için kendisini büyük bir sorumluluk altında hissederdi. Birlikte gözden geçirdiğimiz kısımlar üzerinde vicdan rahatlığına ulaştığı anlaşılırdı. Ben, son şeklini verdiğimiz kısımların artık bittiğini kabul ederdim. Ama bir müddet sonra bir de bakardım ki falan satırdaki filan kelimeyi atıp yerine yeni bir kelime koymuş. Ve bu yeni kelime sayesinde ayetin Türkçe anlamına yepyeni bir mükemmellik kazandırılmış. Kur’an’ı baştan sona bu suretle tercüme edip bitirdi. Ve peyderpey birlikte gözden geçirmiş olduk. O arada hastalanmıştı. Tercümeyi bana teslim etti ve şu tavsiyede bulundu: ‘Bu eserin bu haliyle neşredilmesine içim razı değildir. İnşallah iyileşirsem bir daha gözden geçirip düzeltmeler yaptıktan sonra neşrederiz. Hem de ipek kâğıda.. Şayet iyileşmezsem, sana vasiyetim, bu eseri yakmandır. Böylece ortadan kalkmış olur.” (Şengüler, 1992/10, 230).

Âkif’in o kadar titizlenerek, âdeta üstüne titreyerek hazırladığı eserinin, ‘iyileşmezsem’ kaydıyla yakılmasını vasiyet etmesinin nedeni bellidir: Türkiye’de ibadetlerde Kur’an’ın Türkçe okunması fikri.. Ayrıca, yeniden gözden geçirme fırsatı bulamadan yayınlanmasından vicdan azabı duyacaktır. Hükümetin de destek verdiği Türkçe ibadet fikri doğrultusunda çevirisinin, benimsemediği dinde reform çalışmasına alet edilmesi onu, “Manevi mesuliyet altına sokacaktır. Bu arada Türkiye, elçilik kanalıyla tercümeyi defalarca istemiş, Âkif’ten sonra aynı konuda İhsan Efendi de sıkıştırılmıştır. Eseri koruma konusunda İhsan Efendi, Âkif’in vefatından sonra da kendisine duyulan güveni boşa çıkarmaz. Elindeki tercümeyi kimseye vermez. Ama yakamaz da. Hatta kendi el yazısı ile ikinci bir nüsha çoğaltıp ciltleterek çalışma odasında ayrı bir çekmecede korumaya alır. Ama 1961’de vefatından önce oğlu Ekmelettin’e Âkif’in nüshalarının bulunduğu gözü işaret ederek onların, vefatından sonra yakılmasını vasiyet eder. Ortaokul öğrencisi Ekmelettin, babasının vefatı üzerine başsağlığı dilemeye gelenler içindeki Şeyhülislam Mustafa Sabri’nin oğlu İbrahim Sabri’ye durumu açar. Bu zat, dönemi-değişim sürecini değerlendirecek durumda değildir. Artık 1930’lardaki gibi namazda Kur’an yerine mealin okunması tehlikesi kalmamıştır. Ne yazık ki İbrahim Sabri, onca riske, dürüstlüklerine rağmen yakmaya el uzatamayanların eserlerini; vasiyet edileni de edilmeyen ikinci nüshayı da bir araya getirterek, sobasız Mısır hanelerinden Şengüler’in kaldığı evin balkonunda beş Türk öğrencinin şahitliği altında yaktırır (Şengüler, 1992/10, 230–234; Düzdağ, 2007/2, 153). Onun için maalesef, Âkif’in Mısır hayatını neredeyse kaplayan en önemli eseri zamanımıza ulaşamamıştır.

Âkif’in, ayrıca edebiyat vadisinde geleceğe bırakmayı düşündüğü önemli eserleri vardır Asım’ın ikinci kitabı, İstiklâl Savaşı, Hz. Peygamber’in Veda Haccı, Selâhaddin Eyyûbi’nin kahramanlık örneği, İstanbul’un Fethi, Alparslan’ın Müslümanlara İstanbul yolunu açmasını sağlayan çabaları bunlardandır. Emel uzun, ömür kısadır. “Allah ecelden eman verirse bunları yapmayı düşünüyorum. Ancak hepisinden önce hatıralarımı yazmalıyım. Bunu uzun zamandır düşünüyorum. Kur’an tercümesiyle meşguliyetim onu geciktirdi. Hâlbuki ne yapıp yapıp yazıp bazı gerçekleri milletimizin ve İslâm âleminin önüne koymak lazımdır.” diyordu (Şengüler, 1992/10, 366).

Yazmak için ortamın elverişli olması gerekiyordu. Her şeye rağmen Âkif’in uygun ortamı gözetlediği bir gerçektir. Maişet derdi ile “Hilvan’dan Cize’ye kadar gidip-gelmekten, ders okutmaktan yorulmuş, memleketinde sakin ve tenha bir inzivagâha çekilip son günlerini orada son şiirlerini yazarak geçirmek” istiyordu (Eşref Edib, 1962, 234).

Asım planı şöyledir: “Asım Avrupa’dan dönüyor, İstiklâl Harbi’ne iştirak ediyor. Asım’ın bu muharebedeki yararlıkları.. İstiklâl Harbi’nin büyüklüğü.. Harbin bütün safahatı.. Milletin gösterdiği fedakârlık, kahramanlık.. Tehlikeli zamanlar, acı tatlı günler.. İnönü, Sakarya Muharebeleri.. Nihayet Büyük zafer.. Bütün bunları tasvir ediyor. Asım, bir timsal. Faziletli, iman ve irfanlı, kahraman Türk neslinin timsali! Asım yükseliyor, bütün Şark milletlerine örnek oluyor.. Matemli, felâketli sahifeler kapanıyor, şanlı bir refah, saadet devri başlıyor..” Benzeri bir planı, Haccetü’l-Veda eseri için de kurmuştur. Hisleri coştuğu zaman dostlarına onu anlatmıştır. Uzun süre bu eseri için bilgi toplamış, bütün malzemeyi hazırlamıştır. Yazmak için, olayların geçtiği sahaları gidip dolaşmak istemektedir. “Mekke’ye, Medine’ye gitmeli, dağlarına çıkmalıdır.. Mekke ile Safa arasında dolaşmak.. Hira Dağı’na gitmek.. Peygamberin sığındığı gâra girmek, orada bir çok gün kalmak.. O’nun gecesini görmek.. O topraklara, o tavanlara temas edeyim, onları öpeyim, koklayayım.. Şiirimin ilhamlarını oradan alayım.. Sonra da oturup bu eserimi yazayım..” demektedir. Orada vermek istediği evrensel mesajlar vardır. “Hazreti Peygamber tek başına bu muazzam cidale nasıl başladı.. Bütün bir şirk âlemine karşı nasıl ortaya çıktı.. Vahdeti, fazileti tesis için nasıl uğraştı.. Nasıl müthiş tehlikelere maruz kaldı.. Bıkmadı, usanmadı, hiçbir dakika ye’se düşmedi, hiçbir an fütur getirmedi.. Hira Dağı’nda geçirdiği anlar.. Sonra Hicret günleri.. Medine’deki istikbâller.. Koca bir şirk âlemine karşı bir avuç Müslüman cemaatinin mücadelesi.. Dalâlete karşı çekilen hidayet, fazilet bayrağı.. Kanlı mücadeleler.. Nihayet Hakkın batıla galebesi.. Şirkin, dalâletin yıkılması, faziletin teessüsü.. Hidayet meş’alesinin bütün karanlık sahaları aydınlatması.. Büyük Peygamber, büyük vazifesini itmam ettikten sonra bir gün bembeyaz bir deveye biniyor. Mekke sokaklarında dolaşıyor. Sonra Merve ve Safa’dan geçiyor. Haccın merasimini yapıyor. Bir tepenin üstüne çıkıyor. Yüz binlerce Müslüman karşısında bağırıyor: ‘Ya Rabbi! Vazifemi yaptım, tebliğ ettim mi? Yüz binlerce Müslüman cevap veriyor. ‘Evet, Ya Rasulallah, tebliğ ettin!’ Büyük Peygamber orada bu muazzam İslâm cemaati ile vedalaşıyor, sonra dönüyor, vefat ediyor..” Veda Haccı’nın planı budur (Eşref Edib, 1962, 254–255).

Âkif’in, planlarını hazırladığı başka konular da vardır. Batılıların, Hıristiyanlığın övüncü olabilecek az malzemeyi, en ufak gelişmelerine kadar büyütüp yazdıklarına dikkat etmiştir. Buna karşı İslâm tarihinin insanlığa yüz akı olan övünç sayfaları yazılıp, nazma geçirilmemiş, tarihin tozlu sayfalarında kalmasına göz yumulmuştur. Bunların bulunup çıkartılması, yazılarak gençliğin faydalanmasının sağlanması gerekmektedir. Selahattin Eyyubi, bu anlamda hakkında piyes yazmak istediği şahsiyetlerden birisidir. Orada, Haçlı saldırılarından başlayarak dönemi anlatacaktır (Eşref Edib, 1962, 256).

Âkif’in yazmayı düşünüp de elinin kaleme varmadığı eserlerden biri de, “Bize Neler Oldu” piyesidir. Babanzade Ahmet Naim’in vefatı onu yıkmıştır. Mısır’da, Mustafa Sabri ile birlikte, ortak dostlarını anıp ağlaşmışlardır. Âkif, “Naim deyince, zaten içimde bir yanardağ tütüyor. Naim Beylerle başımıza neler geldi yahu! ‘Bize Neler Oldu’ diye bir piyes yazmak isterdim, Asım gibi.. Ama olmadı..” demiştir (Düzdağ, 2007/2, 115-116). O, Mısırda bir volkan susmasını yaşamıştır. Sükûtu hayale uğramıştır. Olanlar, gelişmeler yüreğini dağlamaktadır. Türkiye, fiilî esaretin zincirlerini kırmış, kültürel benzeşmenin, askerî işgalden daha kalıcı girdabına kapılmıştır. İçinde yanardağlar kaynamakta, ama etki dışarıya çıkmamakta, gürleyen sesi kalemiyle topluma yansımamaktadır. Gelişmeler karşısında âdeta nutku tutulmuştur.

O, rahatsızlığı artınca, 1935 Temmuz’unda Cebel-i Lübnan’a gider. Oradan Antakya’ya geçer. Mısır’a geri döndüğünde çok sıkıntıdadır. Görüştüklerine: “Korkuyorum, buralarda öleceğim de memleketime gidemeyeceğim” demektedir. Ama hayalini kurduğu ülkesine son günlerini geçirmek üzere gelip kavuşur. Alemdağı’nın sakin, tenha çamlıklarında, serin gölgelikleri altında yaşayacak, berrak sularından içecektir. Ama buraya, “bir hasta bakıcının refakatinde, davul gibi şiş bir karın, etleri erimiş bir külçe kemik halinde” gelebilir. Millî şaire resmî zevatın uzak durduğu, kuşkulu baktığı, hatta ürktüğü günlerdir. Prens Halim, ona yüksek bir ilgi ve şefkat gösterir. Kendi otomobilini tahsis ederek Alemdağı’ndan otomobil içinde vapurla karşıya gidip-gelmesini sağlar. Âkif böylece karın ve ciğerlerinde toplanan suyu, on beş-yirmi günde bir aldırıp kendini toparlamaya çalışır. Ama tasarladığı eserlerini yazacak mecali bulamaz (Eşref Edib, 1962, 235, 268). Gençliğin, haber aldığı çıplak tabutu, Albayrak’la sarılarak yine hiç resmi zevat olmadan onların omuzları üstünde Edirnekapı’ya, ebedî istirahatgâhına götürülür. Ona son anda sahip çıkan gençliğin, artık düşünüp-tasarladığı, planlar kurduğu eserlerinin diriltilmesine de sahip çıkması gerekmektedir.

KAYNAKÇA

ARABACI Caner, 2004, Eşref Edib Fergan ve Sebîlürreşad Üzerine, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce Cilt 6 İslâmcılık, Editör: Yasin Aktay, İletişim yayını, İstanbul, s. 96–128.
CÜNDİOĞLU Dücane, 2000, Bir Kur’an Şâiri –Mehmed Âkif ve Kur’an Meâli-, Bîrun yayını, İstanbul.
DEVELLİOĞLU Ferit, 1984, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Kitabevi, Ankara.
DÜZDAĞ M. Ertuğrul, 2002, Mehmed Âkif Hakkında Araştırmalar II, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Vakfı Mehmed Âkif Araştırmaları Merkezi yayını, İstanbul.
DÜZDAĞ M. Ertuğrul, 2007, Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar–1–2, Kaynak Yayınları, İzmir.
DÜZDAĞ M. Ertuğrul, 2004, Mehmed Âkif Ersoy, Kaynak Kitaplığı, İstanbul.
Eşref Edib (FERGAN), 1381–1962, Mehmed Âkif Hayatı-Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları, C. I, Sebilürreşad Neşriyatı, İstanbul.
GÜNEŞ İhsan, 2001, Türk Parlamento Tarihi TBMM-V. Dönem 1935–1939 II. Cilt, Türkiye Büyük Millet Meclisi Vakfı Yayını, Ankara.
Sait Halim Paşa, 1998, Buhranlarımız ve Son Eserleri, Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ, İz Yayıncılık, İstanbul.
ŞENGÜLER İsmail Hakkı, 1992, Açıklamalı ve Lügatçeli Mehmed Âkif Külliyatı, C. 9–10, Hikmet Neşriyat, İstanbul

 


  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :
 




+ Paylaş
Makaleler
Beyşehir Şehit ve Gazileri
Eğitim Tarihi ve Sosyal Tarihçilik Açısından Eşsiz Bir Hazine
Abdürreşid İbrahim...
Bir Hicran Yarası: Mehmet Akif’in Mısır Hayatı...
Böğrüdelik...
Eşref Edib Fergan ve Sebilürreşad üzerine...
Geleceğimizin şekillendirilmesinde jeokültürel yapının rolü...
İttihat ve Terakki Basını
Mehmet Akif’te İslam birliği düşüncesi...
Milli Mücadelede Mehmet Akif...




SOSYAL VE BEŞERİ
BİLİMLER FAKÜLTESİ

 

Anket

Türkiye’nin eğitim sistemi birlik ve bütünlüğü koruma konusunda yeterli midir?

Anket Sonuçları Yükleniyor. Lütfen Bekleyin...
Bu sitenin tüm hakları saklıdır, sitede yer alan dökümanlar kaynak gösterilmeden kullanılamaz...     bilgi@canerarabaci.com